Mehmet Ördekçi'nin blogu

Özünde iyi bir blog…

Özensiz Çeviri Sağlıksız Okuyucu Doğuruyor

1995 yılında Ankara Merkez Kapalı 5. koğuşta yatarken yazdığım ve dönemin önemli kitap dergisi Kitap Gazetesi’nin Mayıs 1995 tarihli 44. sayısında, genel yayın yönetmeni Mustafa Karaca’nın o ayki editoryal yazı olarak kendi yazısından feragat ederek yayınladığı çeviri konulu bir yazım. Başlığı dergi koymuştu. Bir koğuş aramasında askerler yazının bulunduğu dergiyi de alıp gittikleri için en az on yıldır ben de görmüyordum bu yazımı. Beyazıt Devlet Kütüphanesi’nde de bulamayınca, İstanbul’da bulamayacağıma, ancak Millî Kütüphane’de (Ankara) bulabileceğime karar vermiştim. Ama daha küçük bir kütüphanenin dergi arşivinde tesadüfen karşıma çıktı.

Şimdi bana çok naif geliyor yazdıklarım. Yer yer gülümseyerek okudum. Ama şikâyet kısımlarında değil o zaman, bugün için bile yanlış şeyler yazdığım söylenemez sanırım.

Not: Kitap Çevirmenleri Meslek Birliği ÇEVBİR’in sitesini hazırlayan arkadaşlar yazımı resmî sitelerine koymak için izin istediklerine göre demek ki yazdıklarım hâlâ geçerliymiş. “Bugün kendisi de bir çevirmen ve çeviri editörü olan Mehmet Ördekçi’nin 1995 yılında Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde yatarken yazdığı ve Kitap Gazetesi dergisinin Mayıs 1995 sayısında yayınlanan yazısı. Başlık dergi tarafından konmuş…” şeklinde bir sunuşla tam 14 yıl sonra Çevirmenler Meslek Birliği ÇEVBİR’in sitesinde yeniden yayınlandı bu yazım…

(Giriş biraz uzun oldu, gözünüzü korkutmasın. Yazı kısa).

Ülkemizde kitap okuyanların sayısının istenenden az olmasında birden fazla etken rol oynuyor kuşkusuz. Çeviri sorununun bu etkenler içinde önemli yer tuttuğu inancındayım.

Genel anlamdaki çeviriden söz etmiyorum; kitapların dilden dile aktarılmasına karşı olduğum yok. Sözünü edeceğim, ülkemizdeki çeviri. “Kültür çevirmenliği”nin bir türlü kurumsallaşamadığı, meslek halini alamadığı bir ülkede yaşıyoruz.

Ülkemizde çok az sayıda gerçek çevirmen vardır. Ama kitap çeviren, çevirmiş binlerce kişi bulabilirsiniz. Çevirmenlik (yazılı kültür ürünlerinin çevrilmesi anlamında) meslek halini alamadığı için, bir öğrenci, bir öğretmen, bir doktor, bir mühendis… yabancı bir dil biliyorsa oturup kitap çevirebilir. Bu kitaplar dizilir, basılır, ciltlenir, dağıtılır, satılır ve masamıza gelir. Öyle uç örnekler vardır ki, önünüzdeki kâğıt destesinde basılı çevirinin nasıl olup da onca aşamayı geçebildiğini, hangi yüzle size ulaştırıldığını anlamakta zorluk çekersiniz. Ben birçok çeviri kitabı yarısına gelmeden pes edip bırakmışımdır; çok kitabı saçımı başımı yolarak okumuşumdur; çok kitabın sayfa kenarlarını ünlem ve soru işaretleriyle doldurmuşumdur. Bir amatör olarak, kötü çevirinin nedenleri üzerine birkaç söz söylemek istiyorum.

Türkiye’de çeviriler genellikle çevirmenler tarafından yapılmaz. Öyle zannedilir, çünkü her dil bilen çevirmen kabul edilir. Oysa dil bilmek ayrı, kitap çevirmek ayrıdır. Yabancı bir dili o dilde kitap okuyabilecek kadar bilen biri, okuduğunu kendi diline çevirerek kavramaz; doğrudan okuduğu dilde düşünerek kavrar. İngilizce biliyorsanız, İngilizce bir romanı -diyelim- üç günde okursunuz, ama onu Türkçeye çevirmek üç ayınızı alabilir. Çevirmenin okuduğunu anlaması elbette önemlidir, ama onu çevirmen yapan bu değildir. Onun görevi okuduğum bir başka dile aktarmaktır.

Fransa’da geçirdiği başarılı bir öğrenim yaşamının ardından, elinde yüksek lisans diplomasıyla memlekete dönen birinin Fransızca bilgisinden kuşku duymamak gerekir. Ama salt bu yüzden onun çok iyi çeviri yapabileceği sonucuna varılamaz. Çünkü çeviri eylemi yalnızca kaynak ya da hedef dili değil, her ikisini de çok iyi bilmeyi gerektirir. Fransa’da öğrenim görmek için ise Fransızca bilmek yeter.

Çeviri yapacak kişi çevirmen olmalıdır. Hem kaynak dile hem hedef dile hâkim olmalıdır.

Ancak bu da yetmez. Çevirmenin konunun/alanın temel bilgi ve kavramlarına da vakıf olması gerekir. Mesleği dışındaki alanlara hiç ilgi duymayan ya da yalnızca ilgi duyan bir hekimin –örneğin- siyaset bilimi konusunda bir kitap çevirdiğini düşünün. Her bilimin, her alanın kendine özgü kavramları vardır. Günlük yaşamda eşanlamlı kullanılan, öyle zannedilen iki kavram arasındaki nüans, bir bilim alanında yıllar süren tartışmaların odağı olabilir. O konuya/alana yabancı biri bunu bilmez.

Çevirmenlik, kültürel birikimi de öngerektirir. Çeviri bir anlamda çevrilen metni yeniden yaratmaktır, özellikle çevrilen bir edebiyat metni, hele şiirse! Ama çevrilen bir şiir olmasa da, metni yeniden yaratıyor olmanın belirli bir genel kültür düzeyini gerektirdiği açıktır.

Yoksa ne olur? Yakın zamanda okuduğum bir kitaptan bir örnek vereceğim. Bu bir ekonomi kitabı ve birkaç yüzyıl öncesinin Amerika’sından sık sık söz ediyor. Ve ikide bir Amerika’daki Hintlilerin sözü geçiyor. Amerika’nın tarihinde Hintliler niye bu kadar önemli diye düşünüyorsunuz. Ama çevirmen, yayıncı, düzeltmen vs. düşünmüyor olmalılar ki kitap çıkıyor ve yıllardır yeni baskıları yapılıyor. Hintlileri Amerika’ya çevirmen götürüyor! Bilindiği gibi Kolomb Amerika’yı keşfetmek için değil, Hindistan’a yeni bir yol bulmak için denize açılmış. “Batıya, daima batıya” gittiğinde Hindistan’a varacağına inanıyor. Yanlış bir inanç değil bu. Ama arada bir kıta olabileceği hesapta yok. Amerika’ya vardığında “İşte Hindistan!” diyor. Orada karşısına çıkan yerlilerin, yani Kızılderililerin de Hintli olması gerekiyor. Daha sonra varılan yerin yeni bir kıta olduğu anlaşılsa da, Kızılderililer “Hintli” olarak dile yerleşip kalıyor ve bugüne dek geliyor. Çeviriyi yapan bunu düşünmüyor ve her “Indian” gördüğü yerde Hintli görüyor, öyle çeviriyor. Demek ki 300 yıl önce Amerika’da Hintlilerin bu kadar çok olabileceklerine de aklı yatıyor.

Çeviri hamallıktır. Bir çeşit entellektüel zanaatkârlıktır. Yazarın yanında genellikle adınız bile anılmaz, ama siz sözcüklerle bazen yazar kadar boğuşursunuz. Nankör bir ürünü ince ince işlemek gibidir çeviri. Kısacası hem sevgi, hem sabır işidir. Bir gün on sayfa çevirirsiniz, ama ondan sonraki üç gün bir tek cümleyle uğraşıp uğraşmayacağmızın hiçbir garantisi yoktur.

Bizdeki o sayıları binleri bulan “çevirmen olmayan çevirmen”lerde çoğunlukla ne sabır ne de sevgi bulunur. Sabır yoktur; hiçbir cümle için üç gün uğraşmamışlardır. Yaptıkları işe, çeviriye sevgi yoktur; “boş ver, bu da böyle olsun” deyip o cümleyi yanlış çevirmekten çekinmezler, hatta o cümleyi metinden çıkarıp attıkları da çok olur.

Son olarak: Bütün iş çevirmenlerde ya da çeviri yapanlarda bitmez, ortada bir günah varsa, yayıncılar da buna ortaktır. “Küçük” yayınevlerine düşman bir tekelci kafaya sahip olmadığım için, “şu kadar danışmanı istihdam edemeyen, yayınevi kurmasın” anlamına gelen sözler etmeyeceğim. Bir tek kişinin çekip çevirdiği bir yayınevi faaliyetinde bile, berbat bir çeviriyi o kişinin fark etmesi çok zor değil ki. Kanımca fark ediliyor da başka kaygılar daha önde oluyor.

Çeviriyi yapan iyi bir çevirmen bile olsa, çeviri, çevirenin dışında birileri tarafından en azından edebi süzgeçten geçirilmelidir. Çünkü uğraşanlar bilir, insan bir metnin noktası virgülü, öznesi bağlacıyla haftalarca uğraşınca, daktilosundaki kâğıtta/bilgisayarının ekranında beliren metin hakkında sağlıklı yargılarda bulunabilmesi çok zor oluyor.

Yayıncılar çeviriyi aceleye getirmemeli. Bir haftada, on günde çevrilen kitaplar var. Bu çeviriden ne beklenir? Biraz ilgilisi alelacele yapılmış çevirileri daha ilk bakışta anlayabiliyor.

Okuma alışkanlığının yaygın olmayışı ile insanı okuduğuna okuyacağına pişman eden çeviriler arasında ilişki yoktur belki. Ama ben böyle giderse en azından çeviri kitapları okumayı bırakacağımı sanıyorum…

 

İnternette ilk yayınlandığı yer: http://www.cevbir.org/index.php?option=com_content&view=article&id=233:oezensz-cevr-saliksiz-okuyucu-douruyor-&catid=37:yazicizi&Itemid=75

Reklamlar

5 comments on “Özensiz Çeviri Sağlıksız Okuyucu Doğuruyor

  1. kenardan
    17 Haziran 2009

    >Aslında dil sorununun kaynağı yalnızca çeviriler de değil. Türkiye'de ciddi anlamda bir Türkçe sorunu var. İnsanlar kendi yazdıkları metinlerde bile korkunç bir dil, korkunç bir anlatım kullanıyorlar. İnanılmaz dilbilgisi hataları yapıyor, olabilecek en bozuk ve düşük cümleleri kuruyorlar. Bunu yapanlar da "eğitimsiz" insanlar değil; doçentler, profesörler. Bu durum dili öğrenme sürecimizle mi ilgilidir, onu bilemiyorum işte.

  2. Murat AYGEN
    27 Kasım 2009

    >Y.Ö.K.’ün ULU MiMARI Şövalye Doğramacı’nın, rektörlere, salona Kenan Evren’in girdiği Mîlat saat:dakika:saniyesinde, VÜCUT DiLi ile verdiği o muhteşem komutu Türkçeye Fransızca üzerinden çevirecek birkime, derinliğe sahip olmayanlar bu çevirmenlik mesleğinden derhal men olunmalıdırlar. Anlaşılan o vazife de Tercüman’a düşmüştü. 29 sene rötarla da olsa çevireyim bari: "Debout, les damnés de la terre" → "La allahın cezâları, kalkın ayağa!!"

  3. Murat AYGEN
    21 Aralık 2009

    >Kültürü-kültüre çevirme: “Don’t let the sun go down on me” → “Arkadaş yurdumu alçaklara uğratma sakın”. I assure you Elton, I assure you Rudyard, we will definitely not! God save the Queen.

  4. can ile canan
    04 Haziran 2012

    Son zamanlarda özellikle çocuk kitaplarındaki özensiz dil ve marazlı çeviriler yüzünden hayret ve şaşkınlıkla çeviri konusunun hassasiyetini daha iyi kavramaya başladım.
    Yeğenlerime hediye olarak masal ve çocuk kitapları alıyorum bazen. Maalesef okuma kısmı benim açımdam sancılı ve içten küfürlü geçiyor. Kelimeler Türkçe ama cümle halinde bir anlam ifade etmeyen ibareler veya düşük anlatım hakim. Çoğu kez hikayenin aslını bildiğimden, kendim yazılmış cümleleri değiştirerek okuyorum onlara. Geriye sadece sayfalardaki resimleri iştahla göstermek kalıyor. Ve maalesef bizim çocukluğumuzdaki o zevkli, özenle çevrilmiş çocuk kitaplarının yerini artık çoğunlukla Prensesli Batı masallarının bol resim eşliğinde sunulmuş kötü çevirileri almış durumda. Bazı yayınevleri ise yabancı kahramanların isimlerini Türkçeleştirerek yerelliği yakalama gayretinde…

    Bir de akademik yayınlardaki çeviri sorunları var ki o da ayrı bir sorun. Ayrıntıya girmeden bir örnek: Mühendislik eğitimim sırasında aldığımız bir dersin İngilizce değil Türkçe işleneceğini öğrenince sevinmiştik, ta ki dersin kaynak kitapları elimize geçene kadar… Kitabın yazarı bir Türk ama baştan sona aslen İngilizce ve Almanca bir kaç kitabın mota mot Türkçe’ye çevrilmesi ile oluşturulmuş 4 seri kitap! Derste hoca kelime kelime kitabı okur, biz hiç bir şey anlamazdık ve tabi ki sene sonunda o dönemin en çok öğrenci çaktıran dersi oldu. Sonraki sene çok yüksek notla geçtim ben, ders kitabının çevrildiği İngilizce ve Almanca kaynaklardan çalışarak… Yani sorun sadece üniversite eğitimi İngilizce mi yoksa Türkçe mi olmalı tartışmasındaki gibi iki kutuplu değil.
    Uzun bir zaman geçmiş olsa da aktarmak istedim.

  5. Geri bildirim: Özensiz Çeviri Sağlıksız Okuyucu Doğuruyor – Mehmet ÖRDEKÇİ – Kifayetli Muhteris

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 01 Mayıs 1995 by in çeviri ve dil mevzuları, başka yazılarım.

Dolaşım

Nüfus cüzdan sureti, ikâmetgâh ilmuhaberi, vesikalık fotoğraf

_________________
Mehmet Ördekçi,
Posta Kutusu: 25,
Sefaköy - İstanbul
_________________

İsteğim üzerine on yıllık hapisliğimin dokuz yılında her ay aksatmadan bana ücretsiz dergi gönderen Birikim'cilere sevgi ve saygılarımla...

Birikim Sayı: 271 / Kasım 2011

Geçen Ayın Birikimi

3-8 Wall Street'ten Huzur Sokağı'na: İşgal ve Direniş Günleri
Dilek Zaptçıoğlu

Kapak: SİLAH/LA MÜCADELE
9-10 Sunuş

11-17 Modern/Reel Sosyalizmin Elan Vital'i
Ömer Laçiner

18-23 Devrimci İlahiyat'ın Işığında Şiddet
Ahmet İnsel

24-26 Devrimci İlahiyat
Sergei Neçayev

27-38 Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine
Emin Alper

39-47 RAF: Yanlış yol, doğru rota
Kıvanç Koçak

48-58 Merih Cemal Taymaz ile Söyleşi: Türkiye'de Sol ve Silahlı Mücadele Bir Muhasebe

59-62 Arjantin'de Silahlı Mücadelenin Yenilgi ve Muhasebe Deneyimi
Aykan Sever

63-69 Laurence McKeown'la IRA ve İrlanda'da Barış Süreci Üzerine: "Duygusal Olmamayı Başarabilmek..."

Nasıl Bir Sol?
70-81 Tanınma Siyasetleri ve Sol
Ferdan Ergut

"Kürt Sorunu"
82-88 Dağ Kavminden Sokak Halkına Kürtler: Ev, Sokak ve Hapishane Arasında
Derviş Aydın Akkoç

Arap Baharı ve Suriye
89-96 Suriye'de Halk Ayaklanması, Siyaset ve Toplum
Seda Altuğ

In memoriam

"Elindeki tek alet çekiç olana bütün sorunlar çivi gibi görünür"müş (Abraham H. Maslow); peki elindeki tek alet silah olana?

Murat Ördekçi
(14 Ocak 1972-19 Aralık 2000)


MURAT’IN ANISI NEKROFİLLERİN* MALI DEĞİL!

(Kasım 2006'da açtığım ilk blogumun ilk yazısı)

Ceset Ticareti Anonim Zihniyeti'nin çeşitli internet sitelerinde kardeşim Mahmut Murat Ördekçi hakkında yazdıklarını ciddiye almayınız. Kötü bir niyetleri yok! İnsanları ölmeye (ve öldürmeye) davet eden her fanatizmin daha önce bu daveti kabul etmiş ölüleri mitleştirmeye ihtiyacı vardır.

Yedi yıldır cezaevinde olan Murat, kitap sayfalarında durduğu gibi durmayan devrim serabının hakikî ve somut duvarına çarpmıştı ve öldüğünde devrimci bile değildi. Bunu bile bile, şimdi onun cesedinden psikopat bir heykel yontmaya çalışıyorlar. Yıllarca koğuşta "misafir ağırlama sorumlusu" adı altında garsonluk yaptırdıkları kardeşim meğer "büyük komutan Murat yoldaş"mış! O kadar "proleter"miş ki bu Murat yoldaş, "yol yapım işlerinden şoförlüğe, çelik-pres işçiliğine kadar pek çok işte" çalışmış, bizden gizli! Oysa biz benimle birlikte eniştemizin elektrik malzemeleri üreten atölyesinde ve bir de Nişantaşı'ndaki Motta Pastanesi'nde çalıştığını biliyorduk. Sonradan içeride başına yönetici olan yiğitler şubede bülbül kesilip adını verdiği için 21'inde kaçak, 22'sinden itibaren mahpustu zaten; 18'ine kadar da öğrenciydi...

Örgüt yöneticilerinden ve kaşar yoldaşlardan tiksindiği, içindeki insan sevgisini ancak hep yeni gelen gençlerle ahbaplık ederek koruyabildiği o koğuşta sık sık içine çöreklenen karamsarlığı kovsun diye kaç mektup dolusu dil döktüğümü unuttuğum kardeşim, meğer 7 gün 24 saat devrimi ve partisini düşünen bir otomatmış! Ölürken bile yoldaşlarını soruyormuş. Oysa bana insandan çok hayvan görebileceği ıssız bir çiftlikte yaşamayı hayal ettiğini yazarken, insan diye koğuşundakilere göndermede bulunuyordu. Bana ve anneme yazdığı bütün mektuplar duruyor, gerekirse burada kendi el yazısıyla, fotoğraf formatında yayınlarım.

Murat'ı yaşama bağlayan, ölümünden iki yıl önce, kendi adını taşıyan yeğeninin dünyaya gelmesi oldu. Başta annesi ve yeğeni olmak üzere, ailesi dışında kimseyi düşünmezdi. Bunu onlar benden daha iyi biliyorlar aslında ama devrim için her şey mübah; adam ölmüş, parlatıp kullanmak lazım! Devrimci menkıbe yazarı, fedakâr "muhalif koyunlar" yetiştirmek için yazdığından, Murat'ı okuyucuya ideal bir "serdengeçti" olarak gösterme gayretiyle uçtukça uçmuş! Bu boku ben yemedim mi zamanında, yedim. Bile bile yalan söylemedim, ama bana iki laf söylendiyse ölmüş biri hakkında, kuşku duymadan, sorgulamadan o iki lafı süslü on iki laf yapıp yazdım. Şimdi buraya bu notu yazıyor olmam da "insan talihinin zalim imkânları"ndan (Tanpınar) olmalı.

Murat'ın devrimci olmadığını vurgulamak, arabesk bir masumiyet propagandası olarak anlaşılabilecek bir şey olduğu gibi, onun katillerinin dört duvar arasındaki silahsız bir insanı tarayarak öldürmeye sanki o insan devrimciyse hakları varmış anlamına gelebileceği için, "politik doğruculuk" açısından, bundan söz etmek istemiyordum. Ama normalde benzerlerini anlatılan benim kardeşim olduğu halde -rastladıkça- başlıklarına bakıp okumadan geçtiğim bir yazıyı okuyup kardeşimi orada tanınmaz halde görünce kendimi tutamadım; pişman değilim. Murat'ın anısı onların yeni Murat'lar tavlayabilmek için tepe tepe kullanabilecekleri "malları" değil!

Blogumda onunla ilgili sayfalar arttıkça, Murat'ın bir afiş değil, tıpkı devletin ve devrimcilerin katlettiği diğer on binlerce insan gibi, birilerinin oğlu ve kardeşi, ve de toprak altında yatan genç bir ölü olduğu görülecek. Ama önceliğimin oğullarının ölümünden sonra artık çok daha yaşlı insanlar olan annemin ve babamın hoşuna gidecek, onların gözünü dolduracak (gözüne görünecek anlamında) şeylerde olduğunu belirteyim hemen. Okuması kıt bu insanlar için Murat hakkında yazılan hangi saçmalığın onun hangi mektubuyla ya da görüş yerinde başbaşa kalabildikleri nadir zamanlarda söylediği hangi sözlerle çürütülebildiğinin bir önemi yok. Ve ayrıca zaten bu blogun konuları ve hedef kitlesi arasında, 21. yüzyılın sadece asayiş tarihinde sadece kanlı bir dipnot olmaya yazgılı "Türkiye devrimci hareketi" de bulunmuyor. Polemik meraklıları bu notla yetinip bir daha bu bloga uğramayabilirler...

*Nekrofili, ölü sevicilik demek. Ölülere tecavüz eden insan görünümlü yaratıkların sapkınlığı. Ama ben Erich Fromm'un psikiyatrist gözüyle totaliter fanatik ideolojilere bakarken kullandığı anlamıyla kullanıyorum. Yazdıklarımdan da görülebileceği gibi, onlar da ölmüşlere başka anlamda bayılıyorlar.

%d blogcu bunu beğendi: