Mehmet Ördekçi'nin blogu

Özünde iyi bir blog…

Sonsuzluğa Açılan Koğuş

derKi’nin Ocak 2007 tarihli 22. sayısında yayınlanan, en otobiyografik yazım.

Hapishanedeki ilk gecemde, uyuyamamıştım. Çünkü orada olduğuma hâlâ inanamıyordum. Ama akıllara ilk gelecek nedenden değil. Yıllardır, üstelik dağda bayırda değil devletin başkentinde politik yeraltı faaliyeti yürüten biri olarak, o sırada koğuşta uyumakta olan elli küsur kişinin çoğuna göre geç bile düşmüştüm oraya. Ama sağ yakalanacağımı hiç düşünmemiştim ben, şaşkınlığım ondandı. Hep “devrim kavgasında ölümsüzleşenlerden” olacağımı zannetmiştim. Şimdi durum ne bilmiyorum, ama o zaman biz dinsel kaynaklı olduğu için “şehit” kelimesini kullanmayan tek sol örgüttük. Dinle, dinsel olan her şeyle sınırımızı çok kalın ve net çiziyorduk. O yüzden “devrim şehidi” de demiyor, tanrısız imanımız uğruna ölenlerden böyle “ölümsüzleşen, bu yolda düşen” gibi sözlerle bahsediyorduk.

Ankara’da üç kez gözaltına alınmış, artık tüm dünyadaki insan hakları örgütlerince de bilinen DAL’da (“Derin Araştırma Laboratuarı”) işkenceli sorgulardan geçmiş, ama hep yırtmayı başarmıştım. Bir kez İstanbul’da Siyasi Şube’den olmayan sivil polislerce şüphe üzerine gözaltına alınmış, yaya olarak yakındaki Kumkapı karakoluna götürülürken uzaktan gözüme kestirdiğim bir köşeye geldiğimizde bir Cüneyt Abi tekmesini müteakip tabana kuvvet deyip Kumkapı ve Laleli’nin dar sokaklarında izimi kaybettirmeyi başarmıştım. Poliste kaydım yoktu, ama cebimdeki Bulgaristan basımı ve Bulgaristan Komünist Partisi yayını bir İngilizce kitap, başımı fena derde sokabilirdi. Yıl 1989 olduğu için, sadece örgütlenmenin değil, komünizm övgüsünün bile hâlâ ciddi bir suç sayılması yanında, tam o dönemde oradaki Türklere yapılanların da komünizme eklenmesiyle o sıra Bulgaristan iyice düşman ülkeydi ve cebimdeki kitabı ben değil ama bir arkadaş Bulgar konsolosluğundan almıştı. Belki de Bulgar ajanı ilan edilmeye kadar varabilecek bir durumdan kaçıyordum yani. Aradakileri atlarsam, bundan iki yıl sonra bir keresinde de Ankara’da katılıp işçi sınıfını bilinçlendirmeye niyetlendiğimiz bir işçi eyleminin yakınlarında iki polis tarafından yakalanıp amirlerinin bulunduğu sivil ekip otosuna götürülmüş, ama daha önce ve daha sonra da pek çok kereler gözaltına bile alınmadan kurtulmamı sağlayan meşhur soğukkanlılığımla Terörle Mücadele Şubesi (yasa yeni çıkmıştı, artık Siyasi Şube de Birinci Şube de denmiyordu) amirini işçi eylemiyle ilgim olmadığına inandırıp serbest bırakılmayı başarmıştım. Ama ilerideki sokağa döner dönmez geciktirilmiş heyecanla bacaklarım zangır zangır titremeye başlamıştı. Çünkü polisler beni inandırıcı bulsalar da ne olur ne olmaz diye telsizle merkezdeki bilgisayarda kaydım olup olmadığını sormaya (artık fişliydim) ya da her ihtimale karşı elleriyle bir üst araması yapmaya kalksalar, hapishane maceram çok daha erken başlayacaktı. O zaman şimdiki gibi tombul değildim ama polisler öyle sandılar, çünkü gömlek ve kazağımın altında vücuduma örgüt imzalı pankart sarılıydı!

Üç gözaltının ardından da beni serbest bırakmak zorunda kalmalarının yanı sıra, bu saydıklarım gibi pek çok olaydan da sıyrılmayı başardığım için, 1985’te benimsediğim tehlikeli fikirler beni ancak on yıl sonra, 1993 sonlarında hapishaneye taşıyabildi. Oradan da ancak 2003’te çıkabildim. O ilk geceki şaşkınlığım günler içerisinde “ama ben neden sağ yakalanacağımı hiç düşünmemişim ki”ye, aylar içerisinde “ölümden sonraki hayata inanmayan biri ölümden neden korkmaz ki”ye, yıllar içerisinde “benim inancımın dinsel inançlardan farkı ne ki”ye ve işte o gecenin 13. yılında da “Yaşayan İnsanların Buluşma Merkezi derKi”ye uzandı…

Hapishanelerde en dış kapıdan koğuş kapısına kadar yedi kapı bulunur. Bu yazıda, işte o yedi demir kapının arkasında yaşanan, sonu kimine göre aydınlığa kimine göre karanlığa çıkan kendi içsel yolculuğumu olabildiğince kısa tutmaya çalışarak anlatacağım. Bir konuda elinizde malzeme yoksa yazı yazmak zordur, ama kafanız tıka basa malzeme doluysa da yazmak zordur! Bakalım ne çıkacak…

BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY BENİM İSTEDİĞİM

18 yaşımdan başlayarak ömrümün on yılı, bazen tanımadığım ya da tanıyıp sevmediğim insanları bile “bizden” oldukları için “dışarıya” (ağyar!) karşı savunmakla geçti. Aşırı sağa karşı sosyal demokrasi dâhil bütün solu, sosyal demokrasiye ve merkez sağa karşı bütün sosyalist solu, sosyal demokrasiye karşı radikal solu, radikal sola karşı kendi örgütümü, kendi örgütümün yönetimine karşı kendi hücremi ve zaman zaman da hücremdeki yoldaşlara karşı kendimi savunmak için onca yıl göğsümü siper ettim. Hapishane hayatımın daha ilk günlerinden itibaren yüz yüze kaldığım bazı nahoş sürprizleri de, zamanla aşılacak kişisel toyluklara, -karşımdaki eşek kadar adamsa- kişilik sorunlarına, bazı örgüt yöneticilerinin hatalı tutumlarına, en nihayet bazı örgütlere bağlıyor; bir devrimle köhnemiş düzeni yıkıp güzel günler getirmeye uğraşan genel ve soyut bir “biz”i savunmaya devam ediyordum.

Ama daha ilk yılım dolmadan, damlalar küçük küçük olduğu için daha dolmayacakmış gibi görünen bardağım doldu. Bardağı hem doldurup hem taşıran iri damlalar, devrimcilerin “insanlık onuru işkenceyi yenecek” gibi sloganların cazibesini de kullanarak tavladıkları kendi insanlarına orada aylarca işkence yapabildiğine ve kendilerinin hazırladıkları ya da dışarıdan (örgüt yönetimlerinden) hazır gelen bir senaryoyu “itiraf” ettirdikten sonra onları öldürdüğüne tanık olmamdı. İşkenceciliğin “ilerici” yüzü ve işkenceler hakkında bu yazıda bu kadarını yazmam yeterli. Açmasam iyi olur. Devrimciler tarafından katledilip gazetelerde katillerinin taktığı “itirafçı, hain, ajan” vb. kulplarla üçüncü sayfa haberi olan devrimciler hakkında ayrıntılara girmeye ise, zaten daha yüreğim hazır değil. İçerideyken yazdıklarımı bile bunca yıldır daha açıp okuyabilmiş değilim. Sağlığımın biraz daha düzelmesi lazım…

Kafasındaki tartışılmazları uygulamak, kutsal doğrularını bunları anlayamayan zavallı kalabalıklara zorla dayatabilmek için şiddeti meşru bir araç olarak gören her oluşum gibi kaçınılmaz olarak (e bu da meşhur “tarihin yasaları” arasında!) psikopatların hâkimiyetine giren bu örgütlerde işkence ve –gazetelerin yanlış Türkçesiyle- “infaz”lar, bu hasta insanları duygusal olarak tatmin etmenin ve örgüt içi tasfiyelere malzeme (“itiraf”) sağlamanın dışında, örgütün sorgulanamaz ve çelişki isnat edilemez kudretine tanık olan diğer militanları itaatkârlaştırmaya da yarıyordu.

İşkencelerin mağduru değil, sadece tanığı olduğumu belirteyim. Psikopat derken hakaret olsun diye öyle demediğimi de. Ben bu nitelemeyi psikiyatrideki anlamıyla kullanıyorum; yani istese de duygudaşlık (empati) kuramayan, başkalarının acılarını hissedemeyen, acıma ve pişmanlık duygusu yaşamayan, tedavi edilmeleri de bugünün tıbbı itibariyle mümkün olmayan kişilerden söz ediyorum. Anti-sosyal kişilik bozukluğu da denilen durumdan. Bir diğer adıyla sosyopatlardan. Kendileri de nasıl olduğunu bilmeden, kişinin meşrebine göre devrimci, milliyetçi, dinci, mafya ve benzeri şiddet örgütlerine doğru mıknatıs gibi çekildiğini hisseden bir kişilik kategorisinden. Tabii ev içlerinde eşine ve/ya da çocuklarına yönelik icraatla yetindiği ya da yasal ve düzen içi yollarla bu eğilimlerini tatmin etme ve üstüne ücret alma imkânı bulduğu için bu çekime kapılmayan pek çok psikopat da var.

“Biz”im tarihimizde işkenceden ve işkenceciden geçilmediği ve benim de bir yüzünde bunların bulunduğu aynı madalyonun diğer yüzünü temsil ettiğim gerçeğiyle yüzleşmeme daha çok vardı. Silahlı mücadeleyi teorik olarak zorunlu görüp savunsam da, kavga etmişliğim, yumruklarımla kendini savunmuşluğum bulunsa da, hayatında hiç kimseyi “dövmemiş” biriydim. Bir insanın elini kolunu bağlayıp ona bağırta bağırta işkence yapmak ise aklıma bile getiremeyeceğim bir şeydi ve bunun benim değil “biz”im aklımıza bile getiremeyeceğimiz bir şey olduğunu sanıyordum. İşte, madalyonun benim göründüğüm yüzü buydu!

Herhangi bir yüce amaç için şiddeti, zoru, silahlı mücadeleyi bir araç olarak meşru kabul ettiğimiz anda, bunların derecesini, düzeyini, kurban ve mağdurlarını belirleme yetkisini de bu araçları amaçlayarak aramıza katılmış –ve hızla yükselmiş- psikopatlara devretmiş olduğumuzu anlayabilmem için öyle bir iki bardağın taşması yetmiyordu. Bazı örgütleri yanlış yolda saymanın ötesine geçip “safra” olarak görmeye başladım; o genel ve soyut “biz”e bağlı kalmaya ise devam ediyordum. Böylelerinin “biz”im aramızda yeri olmamalıydı…

Dilim böyle diyordu, ama içimdeki sıkıntı bitmedi. Zalimliğin aslında “biz”im düşünce ve ahlâk iklimimizde de hayli bereketli tohumları olduğuna ilişkin sezgilerimi bastırıyordum. Acıklı bir halim vardı. Tanık olduğum alçaklıkları engellemem mümkün değildi. Çünkü zamanla kabul etmek zorunda kalacağım gibi, olması gerektiği için olan bir şeyi engellemeye kimsenin gücü yetmezdi! Düşüncelerim beni boğduğu için bir şeylere sarılmak, bir şey yapmak istiyordum. Ama bir yığın yazıya, hatta bir de “Safra” adlı aptalca romana başladıysam da hiçbirini bitiremedim. O zaman iyi ki evliymişim de, böyle herkese açamayacağım şeyleri bile anlatabileceğim biri varmış hiç değilse. Eski eşime o günlerde yazdığım ve karbon kopyası şu anda önümde olan bir mektubumda, “buradaki tanıklıklarımın resim altlarını doldurmakta zorlanıyorum artık. Elimde izahat da mazeret de kalmadı, ne yapacağımı bilmiyorum. Bambaşka ve yepyeni bir dünyayı bu insanlarla mı kuracağız? Kendi yarattığım roman karakteri ‘devrim sadece olurken güzeldir’ derken benden daha mı haklı? Sonra her şey yeni yerini bulacak ve hayat eskisi gibi mi devam edecek? Uğruna canlar verilen ve verilecek yeni dünya bugünkünün sadece aynadaki tersi mi? Karşı çıktığımız her şey gene olacak ama yeri mi değişmiş olacak? Bunca acıyı işkence yapanlarla işkence görenler, ezenlerle ezilenler, yok sayanlarla yok sayılanlar… sadece yer değiştirsinler diye mi çektik?” demişim.

Uykularım kaçıyordu. Uyku seven biri olmadım hiç. Ama o az uykumu da uyuyamıyordum çoğu geceler. Devrimcileşmelerine şu ya da bu ölçüde katkım olan, işkenceyi de benim “sadece insana mahsus bir hayvanlık” gibi gösterişli laflarım eşliğinde ve devrimcilerin sadece maruz kaldıkları bir iğrençlik olarak öğrenmiş gençlerden biri bunların eline düşerse diye kafama bir şey takılıyordu mesela; sabaha kadar dön dur ondan sonra…

Kendimi mutfağa attım! Bu işe daha uygun pek çok kişi olduğu ve hiç mecbur olmadığım, hatta olumlu anlamda biraz yadırgandığım halde, gönüllü olarak mutfağın bütün sorumluluğunu üstlendim. Mevcudu 92 kişiye kadar çıkan bir koğuşta mutfakta bir kişi olmuyordu elbet, ama her gün değişik insanlar çalıştığı için o kişileri ve yemeği organize edecek, yemek işlerinden de anlayan biri gerekiyordu. Önceki arkadaş başka cezaevine gidince fırsatı kaçırmadım ve düşüncelerimle boğulmaktan, belki de sonraki yıllarda gözümün önünde adım adım ruhsal dengesini yitirişini elim kolum bağlı izlediğim insanların arasına daha o zamandan katılmaktan kurtuldum.

Diyorum ki hep, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nin tarihindeki en büyük devrimcilerden olamadıysam da, tartışmasız en kültürlü koğuş aşçısı oldum; bu da bir şey!

Ama uykuda bile durmayan beyin mutfakta da durmayacağı için, sorgulamam devam ediyordu. Şiddeti azalmış, daha uzun bir sürece yayılmıştı, o kadar. 6–7 ay sonra mutfak işlerini artık yavaş yavaş devretmeye başladığımda, kendimi hâlâ bir komünist olarak görüyor, ama bağlı olduğum örgütten gitgide soğuyordum. Örgütler arasındaki farkların öze ilişkin olmadığını görüyordum artık. Bugün böyle “leke”leri olmasa da, bütün örgütler o lekenin potansiyel taşıyıcısıydı. Çünkü bireyi küçük bir evren (âlem-i sugra) olarak değil de kırmızı ya da mavi kuvvetlerin “1 adet elemanı” olarak görmekteydiler ve başka türlü de olamazdı. Er ya da geç hepsi benim o “safra” dediğim örgütlerden olacak ya da yok olacaklardı. Sonraki yılların beni haksız çıkarmasını isterdim ama maalesef haklı çıktım.

Sadece “afakî” sayılabilecek öyle iddialarım değil, öğrendiklerim ve hatırladıklarım da örgütlerin birbirinden özde farklı olmadıklarını göstermekteydi. Aslında sanırım herkes için geçerli olduğu halde, benim de o mutfak dönemimde fark ettiğim şu işleyişi anlattığım herkes, nedense ilk benden duymuş oluyor: Hafızamız tarafsız değil! İçimizdeki bir “makam” bir şeye karar ya da meyil verdiği zaman, aslında önceden de “bildiğimiz,” hatırladığımız, ama nedense hiç o açıdan görmediğimiz ya da düpedüz hasıraltı ettiğimiz anı ve bilgiler birer birer yerlerinden çıkıp arz-ı endam ediyor, karar ya da eğilimimizi desteklemek üzere… Bende de o büyük dönüşüm süreci, mutfak ve sonrasında, büyük ölçüde böyle “hatırlama”ların desteğiyle gerçekleşti. Ama pek okuyamasam da, okuduğum her şeyde “biz”im tarihimizdeki kirlerin izlerini –artık- görebilmeye başlamam ve ayrıca konuştuğum yaşça önceki kuşağı temsil eden bazı koğuş arkadaşlarımdan aldığım dolaylı ve dolaysız bilgiler de sürece katkıda bulundu. Bu konuşmalar daha çok, farklı örgütlerden iki devrimcinin diğer örgütler hakkında dedikodu yapması şeklindeydi. Ben o konuyu açınca, karşımdaki bildiği ve duyduğu ne kadar benzer örnek varsa sayıp döküyordu. Ama bu benim bir taktiğim değildi. Beceremem öyle şeyleri. O dedikoduları yaptığımız günlerde ben de olayı genel zihniyet temelinde değil, hâlâ örgütler temelinde algıladığım için o düzlemde konuşuyordum. Bu sohbetler çok verimli oluyordu! Diğer örgütler hakkında dedikodular üzerinden öğrendiğim doğrudan örnekler dışında, bir de dolaylı örnekler dediğim, bana onları anlatan kişinin örgütünün de çok farklı olmadığını gösteren “şecaat arz ederken sirkatin söyleme” örnekleri bolca yaşanıyordu. “Yani işkence değil de, biraz dövmüşlerdir suçunu itiraf etsin diye… Ama onun işbirlikçi olduğu kesindi. Zaten sonra kendisi de itiraf etmiş… Ama parti sonra bunların özeleştirisini yaptı, onları şehitler arasına yazdı… Hep o X alçağının marifetleri bunlar. Ama ne oldu, sonunda o da örgüt tarafından idam edildi…” Yani herkes, kendi örgütünün yaptığının “başka” bir şey olduğundan emindi! Demek ki işkencenin işkence, cinayetin cinayet olduğunu görebilmek için bile “bağımsız” ve “birey” olmak gerekiyordu. Örgütlerin, militanları cezbetmesinden korkarak nefret ettiği iki kelimeydi bunlar…

derKi okurlarını ve bu yazıyı ilgilendirmeyeceği için atladığım sayısız olayın özeti: Örgütlerin benim gibilere iyi gözle bakmadığını, kerhen, sadece “düşman saflarına” itmemek için aynı koğuşta kalmama razı olacaklarını bile bile örgütten ayrılıp bağımsız bir devrimci birey olarak orada kalmaya devam ettim. Ama kendimi hâlâ Marksist görüyordum. Bir davaya, bir örgüte, kendisinin göreceğini bile düşünmediği bir geleceğe duygusal yatırım yapmanın ne/nasıl olduğunu, böyle bir deneyimi olmayan birine anlatmak imkânsız değilse bile çok zordur. Ben de buna uğraşmayacağım. Şöyle söyleyeyim: Marksizm’den kopuşumun 3–5 günde olması için, 3–5 günde Marksist olmam ve 3–5 gün Marksist kalmam gerekirdi! Öyle olmadığı için de, aslında tamamen psikolojik temellerde, Marksizm’in ipine sarılmaya devam ediyordum. Ama o bağımsızlık dönemi, çok iyi okuduğum bir dönem oldu. Çünkü depresyonu atlatmıştım. O yoğun okuma döneminde yavaş yavaş, içinden özgürlükten başka her şeyin çıkabileceğini gördüğüm Marksizm’den koparak anarşizme kaydığımı hissettim. Korkmadım, üzerine gittim ve bir süre sonra içten içe kendimi anarşist hissetmeye başladım. Anarşizmi benimsediğimi ilan edemezdim; sadece “devrimciyim” diyerek geçiştirmek zorundaydım. Dışarıdan Marksist gibi anlaşılıyordum, ama içimden anarşisttim.

Bu arada Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi’ndeki yargılanmamız bitmiş, cezalar alınmış, kendimize yeni bir cezaevi seçme zorunluluğu doğmuştu. Eşim Ankara’da, ailem İstanbul’da olduğundan, ikisinin ortasında olduğunu düşünerek Bursa Özel Tip Cezaevi’ni seçtim…

HAYATA ŞAHİT DEĞİL MÜŞAHİT OLMAK

Daha önce mahkemelere götürüldüğümüz o içi de dışı da ürkütücü demir yığını içinde ilk uzun yolculuğumu yaparak Bursa’ya vardık. Herkes bilmez, o demir yığınının içinde de mahkumun eli zincirlidir. Mahkum, ya bir kaza olursa endişesini herkesten daha yoğun yaşar. Neyse efendim, zaten başka bir cezaevinden, yine askerler tarafından getirilmiş olmamıza rağmen ayakkabılarımızın içini de aramak isteyen askerlere diklenip dayağımızı yiyerek Bursa hapishanesine girdik. Kayıt kuyutun ardından koğuşumuza geçtik.

Ayrıntıları bu yazıyı ilgilendirmeyen bir altı ayı orada geçirdim. O altı aylık Bursa hapishanesi deneyimimde içimde doğan sonuçları şöyle özetleyebilirim: Hapishane tanıklıklarımdan çıkarmam gereken dersin şu ya da bu ideolojiden kopmak değil, tümüyle ideolojik bakıştan kopmak olduğunu anladım. Yeni bir dünya, başka bir dünya kurma iddialarının hepsi bir ideal insan tasavvurundan yola çıkıyor, ve tabii yolda kalıyordu! Çiçekler dalında, ütopyalar sayfalarında güzeldi. Çiçeği koparınca, ütopyayı uygulamaya kalkınca solup gidiyorlardı. Kitleler el birliğiyle hiç bir rüyayı gerçekleştirememiş, ama pek çok kâbusu gerçekleştirmeyi başarmıştı. Demek ki hesaba katılmayan bir şeyler vardı. İnsan akıldan ve mantıktan ibaret olmadığı gibi, akılların ve mantıkların akıl ve mantık derken anladıkları da farklı farklıydı…

Hadi hiç değilse birkaç ayrıntı vereyim, sıkılmayacağınızı umarak: Burada anlatması uzun sürecek bir olayın ardından, bezgin, boğuk ve ağlamaklı bir sesle kendi kendime “benim bunların arasında ne işim var ya…” dediğimi hatırlıyorum. Kendimi devrim yoluna adadığımdan beri, yani on yıldır hep “biz”i idealize etmiş, yanlış gördüğüm insanlar için “bunların bizim aramızda ne işi var” demiştim. Her şeyin bir zamanı var demek ki. İşte, yanlış yerde olanın ben olduğumu anlama zamanım gelmişti. Bazen duyardım, büyük acı yaşamış bazı insanlar için “saçları bir gecede ağardı” dendiğini de, mecazî bir anlatım sanırdım. Ama doğruymuş. Tamamen ağarmasa da, devrimcilerin arasındaki “safra”nın ben olduğumu anladığım o akşamdan ertesi sabaha kadar onlarca ak düştü saçlarıma.

Bu olay, 1996 yılının ilk haftalarında oldu. Kız kardeşim, o sırada çalışmakta olduğu bankanın 1996 ajandasını göndermişti. Onun ilk sayfasına “Artık hayata şahit değil müşahit olacağım,” yazdım. Şahit değil müşahit, yani “tanık değil, gözlemci.” Şu yukarıdaki paragrafta, “Bursa deneyimimde içimde doğan sonuçlar” diye yazdıklarımı da, işte o ajandanın çeşitli sayfalarından derleyip oraya aldım.

İlk defa birileriyle paylaştığım için, uzaktan görülüp görülemediğini bilmiyorum: “Şahit değil müşahit”in benim için uyaklı bir laf bulmuş olmanın ötesinde anlamları vardı. Öncelikle “artık” demekle o güne kadar yanlış bir hayat yaşadığımı kabulleniyorum, hayatı gözlemlemeye başlama amacım yeni bir yol çizmek. Yeni yolumu ben-kendim-şahsen-bizzat hayatı gözlemleyerek belirlemeye, yani büyük -ve kitabî- davalardan artık uzak durmaya karar veriyorum. Burnum sürtülmüş. Artık büyük iddiaların adamı değilim. Her şeyi açıklayabildiğimi sanmakla yanıldığımı, teoriyi bırakıp rastladığım durumları incelersem öğreneceğim daha pek çok şey olduğunu kabullenmişim. O güne kadar hayata sadece şahit olduğumu vurgulamakla, yıllarca dünyayı ısrarla Marksist klasiklerden algılamaya çalıştığımı, önümde akıp giden hayata rağmen öküzün trene şahitliğinin ötesine geçip hayattan bir şey öğrenemediğimi kabullenmişim.

O noktaya gelmemde, birey olarak kendimin önemini anlamama yardımcı olan anarşizmin katkısı büyüktü. Ama bir devrim öngören anarşistler, iç tutarlılık bakımından Marksizm’in de gerisinde kalıyordu. Ayrıntılar gereksiz, Bursa’dayken yazıştığım bazı anarşistlere bir konuda “benim anarşizmim karşıt katil grupları arasında taraf tutmuyor” demem bile gerekti. Bugün de bana illa “birşeyist” demek isteyen varsa, anarşist demesini isterim. Çünkü öyleyim. Ama kesinlikle devrimci değilim. En azından planlanmış, organize edilmiş, kışkırtılmış, kızıştırılmış bir devrim hedefini benimsemiyorum. Çünkü zaten ne oluyorsa o aralarda bir yerde oluyor! Benim anarşizmim ideolojik ya da doktriner değil. Bir tavır, bir duruş olarak kendimi anarşist sayıyorum. Ülkeye ya da dünyaya hâkim olmak gibi amaçlar gütmeksizin, benim gibilerin çoğalmasının dünyayı güzelleştireceğini düşünüyorum. Siyasal programım bundan ibaret!

Ne mutlu ki anarşizmin bir “sahibi” yok. O hem kimsenin, hem her isteyenin özgürlük meşalesi. Tanrıya inanan bir Marksist olduğunuzu söylerseniz herkes size güler mesela. Marksizm’in “sahipleri” Tanrının defterini dürmüştür. Ama anarşizmin öyle “sahipleri” olmadığından, Tolstoy hem anarşist hem Hıristiyan olabilmiştir. Bugün de Türkiye’de tek tek anarşist Müslümanlar vardır, bu pek bilinmez.

Bursa’da elbette örgütler hâkim durumdaydı. Ben ilk bir buçuk ay örgütlerin içinde bağımsız olarak (tabii örgütsel konular dışında onların yönetiminde) kaldım. Yukarıda değindiğim olaydan sonra, PKK adına Merkez Komite üyesi Muzaffer Ayata’nın beni koğuşlarında sürekli misafir etme teklifini de reddettiğim için, hücrelere geçtim. Orada dört buçuk ay kaldım. Davamız temyizdeydi, onun sonucunu bekledim. Yargıtay cezamı onaylayınca da önceden karar verdiğim gibi, örgütlerin bulunmadığı Afyon E Tipi Cezaevi’ne gitmek üzere dilekçe yazdım.

Tam o dilekçeyi yazdığım günlerde, artık hangi eşyalarımı götürüp hangilerini bırakırım falan diye düşünmeye başlamışken, Kanada’dan, iki yıl önce beni “onursal üye” yaptıklarını içimdeki kasırgalar yüzünden unutup gitmiş olduğum Sovyet Halkının Kanadalı Dostları Derneği’nden bir mektup aldım. Benim uluslararası bilmem ne komitesinde yer alıp alamayacağımı soruyorlardı. İşte ben bir tek o mektubu okuduğum dakikalarda kendimi “dönek” hissetmişimdir! Hapishaneye stalinist olarak girmiş biriyken, orada daha üçüncü yılı doldurmadan bir devrim bile hedeflemeyen bir anarşist olmuştum ki, göksel kaynaklı olduğunu iddia eden kitaplarla dalga geçip göksel kaynaklı olduğunu iddia bile etmeyen kitaplardaki 19. yüzyıl teorilerine duyduğu imanı sonnnnnn nefesine kadar korumanın prim yaptığı bir ülkede oldukça iyi bir dönüş performansıydı! Derneğin yönetimindeki amcalara (yaş ortalaması galiba 70 falandı, muhtemelen hepsi ölmüş, dernek de onlarla birlikte defnedilmiştir!) nazikçe bazı teorik problemler yaşadığımı belirterek, benden daha uygun adaylar eminim bulunabilecektir diye yazdım. (Sonradan, benim yerime, kendi çapında efsane bir örgüt lideri olan Garbis Altınoğlu’nun o komitede yer aldığını öğrendim. Bunu da bu paranteze sıkıştırayım ki, fasulyeden militan olmadığım izlenimi doğsun!)

Bursa’da kaldığım hücrenin, kalorifer peteğinin üzerine çıkarak ancak ulaşabildiğim minik penceresi, oraya geçmezden önce örgütlerle birlikte kaldığım L Blok’un havalandırmasına (avlu) bakmaktaydı. Ben lanetli olduğum için, birkaç tanesi hariç orada kalan bağımsızlar bile benimle konuşmuyordu. Afyon’a gitmek için dilekçe yazdığımı benimle konuşanlardan ikisine, Mehmet’e ve Erhan’a söyledim o pencereden konuşurken. İkisi de yaptığımı onaylamadı. Önceden, aynı koğuştayken, örgütleri epey çekiştirdiğimiz için, nefretimin nedenlerini ikisi de biliyordu. Mehmet, “görüşlerine katılıyorum, bugün örgütler böyle. Ama kalıp gerçek devrimcilik adına mücadele etmemiz gerekir,” dedi. Erhan da “karar senin elbette, ama mücadeleyi bunlara teslim edip kaçmamak lazım,” diyerek onu destekledi. Beni ikna edemediler.

Cezaevleri artık 12 Eylül döneminin askerî cezaevleri olmasa da, devrimcilerin hâlâ o cezaevlerindeki gibi “itirafçılığa zorlandığı” edebiyatı, örgütlerin kullanmayı pek sevdiği bir temaydı. Biz bir arada kaldığımız için bu yapılamıyordu, ama örgütlerin koruma (gütme!) alanından bir çıksak, “düşman” bizi itirafçılaştırmak için hazır bekliyordu. Ben de buna inandığımdan, artık o ortama dayanamadığım için Afyon’a gitmeye çalışırken, orada bana yapılacak baskılara direnmeye de kendimi hazırlamaktaydım bir yandan. İtirafçı olmayacaktım, ama örgütlerin bulunduğu bir cezaevinde de kalmayacaktım. İçimden, “bunlarla kalacağıma hırsızlarla, tecavüzcülerle kalırım” diyordum…

PARA PSİKOLOJİSİ

Neyse ki Afyon’da ilk öğrendiğim şeylerden biri, tecavüzcülerle kalmak zorunda olmadığım oldu. Onların koğuşu özel ve -kadınlar koğuşu gibi- diğerlerinin bir isyan sırasında bile ulaşamayacağı bir konumdaymış. Diğer mahkûmlarca öldürülmeleri ancak böyle engellenebiliyormuş. Benim zannettiğim gibi, koğuşlarda karışık kalmıyorlarmış.

Dört günlük tecrit koğuşu macerasının (o bir macera ki, yazı dizisi olur) ardından Afyon’da verildiğim ilk koğuş, 3. koğuştu. Benimle birlikte 22 kişinin bulunduğu o koğuşta tanıştığım ilk insan da, karısını öldürdüğü için hapse girmiş, benden 7–8 yaş büyük bir eski polisti. Kendisine şeriatçı diyordu, ama farklı şartlarda doğsa kesinlikle solcu olacak biriydi. İbadet yapmıyordu. Dinciliği daha çok tepkiseldi. Hem düzene, hem aslında o zaman şimdiki kadar cılkı da çıkmamış magazin ahlaksızlıklarına, hem ülkücülere tepkiliydi. Kendisinin de ailesi dolayısıyla eskiden ülkücü olduğunu, kızına bu yüzden Hilal adını verdiğini, bu yüzden polis olmaya heves ettiğini, ama polis olduktan sonra teşkilata hâkim olan ülkücüleri daha yakından tanıyıp nefret ettiğini anlatırdı. Bunları ona anlatmadım, ama ben nasıl kendi kişisel idealizmime, kendi hayalhaneme Marksizmi giydirmeye çalışmışsam, o da aynı şeyi kendisi için ülkücülükle yapmıştı. Şimdi de İslamcılığa aynı psikolojiyle sarılıyordu.

Özünde iyi bir insandı. Taşradan gelinen İstanbul’a uyum sancıları karısıyla sürtüşmelere yol açmış, bir tartışmalarında öfkesine yenilip belden aşağısına doğrulttuğu tabancasıyla ateş açarak karısını öldürmüştü. Tek kurşunla, kurşun önemli bir damara isabet ettiği için ölmüştü kadın. Arkadaşları “silahını temizlerken kazara ateş aldığı…” şeklinde (bunun gibi çok haber okuruz) bir rapor düzenleyebilecekleri halde kabul etmemişti. Daha tetiğe bastığı anda kapıldığı pişmanlığı ancak bir bedel ödeyerek bastırabileceğini anlatmaya çalışıyordu, kendi cümleleriyle. Bulunduğumuz yerin kalite ortalaması, benim gözümde kendisini temize çıkarmak için, öldürdüğü karısına iftiralar atmasını gerektirirken, açıkça üzüntü ve pişmanlığını dile getiren bir insanla ahbaplık etmem de normaldi. Sokakta görev yapan şapkalı polislerden biriydi işte. Ben örgütçüyken bile böyleleriyle sorunum yoktu ki. En azından teorik olarak…

Kitap okuyan biriydi. Bir gün, kütüphanenin kitap listesini istemek için dilekçe yazdığımı görünce “gelince listeye ben de bir bakayım” dedi. Öğlene doğru kütüphaneci gardiyan, Tekin abi geldi. Benim eşim de kendisi gibi Ankaralı olduğu için bana “enişte” diyen Tekin abi, bütün listelerin o an için mahkûmlarda olduğunu, ne istiyorsak kendisinin bulabileceğini söyleyince, o eski polis arkadaş “parapsikolojiyle ilgili kitap var mı?” dedi. “Olacaktı, bir bakayım” deyip giden gardiyan akşama doğru tekrar gelip “enişte, para psikolojisi yokmuş, ama ekonomiyle ilgili bu var” diye ticaret liselerinin ekonomi ders kitabını bana uzatınca ikimiz de dumura uğradık. Paradan bahseden ne kitabı olur? Ekonomi! İki gün güldük buna.

Ertesi gün liste geldi. Bir göz attım ve algıda seçicilik var ya, “Bilinçte Devrim” adlı bir kitaba gitti gözüm. Ne de olsa ikisi de tanıdık kavramlar! Ne kitabı ne yazarı duymuştum daha önce. Merak ettim, istedim, geldi. Baktım ki ne kitabın adındaki bilinç benim bildiğim bilinç, ne de devrim benim bildiğim devrim… Ben Afyon’da yedi yılımı geçirdim. Getirip götürmekten bıktıkları için kütüphane listesinin bir kopyasının sürekli bende durmasına izin verdiler sonraki yıllarda. O kütüphaneyi iyi bilerek söylüyorum; o gün elime gelen Bilinçte Devrim, 4 bin kadar kitabın bulunduğu o kütüphanede, konusu doğrudan parapsikoloji olan tek kitaptı! Sonraki gelişmeleri düşündükçe, benim mi yoksa koğuş arkadaşımın mı ayağına gelmişti, karar veremiyorum.

İkimiz de okuduk, 1978’de Hür Yayın’dan çıkmış, “derleyen” olarak Teoman Alper isminin yer aldığı ve Afyon E Tipi Cezaevi kütüphanesinde sırtına 683 numara yazılmış bu kitabı. Parapsikoloji duymadığım bir şey değildi. Bu konuda Tekin abiden halliceydim. Ama hafif tebessümle karşıladığım bir şeydi. Bazı gayrı ciddi insanların eğlencesi olarak gördüğüm bir şeydi parapsikoloji. Teoman Alper de hep karşısında benim gibi alaycılar varmışçasına, biraz ezilerek yazmış gibiydi sanki. Belki de bana öyle geldi, ya da aklımda öyle kaldı, bilmiyorum. Kitapta temel parapsikoloji konuları dışında tasavvuf, mistisizm, astral seyahat vb. konularda da bir şeyler okuduğumu hatırlıyorum. Ama en çok, Sovyetler Birliği’nde devletçe yapılan parapsikoloji çalışmaları bana çarpıcı gelmişti. İlk kez duyuyordum. Sonuçta kelime hazinem dışında bir şeyimi etkilememiş gibi görünen ilginç bir kitap olarak okudum bitti. Bugünkü bilimle açıklanamayan bir şeyler varsa gerçekten, bilim bir gün bunları da açıklayacaktı… Aslında o kitabı okurken, kafam başka yerdeydi.

Kafam karşı koğuştaydı. 10. koğuşta kalan birkaç siyasi mahkûm, idareyle konuşmuş, bütün siyasileri bir koğuşta toplamaya çalışıyorlardı. Müdür beni de çağırıp konuşmuş, ama ben kabul etmemiştim. Sonra maltada (malta, hapishanelerde ana koridor) görüştüğüm, kendisinden kısaca AEY diye bahsedeceğim siyasi aynı teklifi yineledi. Klişeleşmiş lafları sevmem. Beni bir şeye klişeleşmiş laflarla ikna edebileceğini sananları hiç sevmem. AEY’ yi de sevmedim! (“Devrimcilik bir yaşam biçimidir hocam…” Böööğk! Bize de “bir telefon kadar yakın”dır Allah bilir…)

Bu arada Afyon’a gelişimin üzerinden günler, haftalar, aylar, sonra yıllar geçti; kimse bana “itirafçılık baskısı” falan yapmadı! Afyon’a gelişimden dört ay sonra gerçekleşen müdürle o görüşmem, aynı zamanda idareden biriyle ilk görüşmemdi ve adam siyasilerin ayrı bir koğuşta toplanma isteğini kabul ettiğini bildiriyor, benim oraya geçmek isteyip istemeyeceğimi soruyordu. Sonraki yıllarda PKK’lılar için çıkan bir pişmanlık (itirafçılık) yasasından yararlanmak isteyen, tanımadığım bir eski PKK’lı, idarede haftalar önce çıkan yasa hakkında bilgisi olan bir yetkili bulamayacak, Ankara’dan istenen bilginin gelmesini bekleyecekti. Biz itirafçı olmuşuz olmamışız, devletin umurunda değildi; ama kendimizi ideolojik bir aynada dev olarak gördüğümüz için, artık askerlerin doğrudan yönetiminde olmayan devletin hâlâ bize “itirafçılık baskısı” yaptığı masallarına inanmak ben de dâhil hepimize iyi geliyordu!

3. Koğuşta altı ay kaldım. Genelde durumum iyiydi. Ama bana mı o zaman batmaya başladı, yoksa gerçekten o sıralarda benimle uğraşmaya başlayanlar mı oldu bilmiyorum, bazı kişilerin davranışlarından rahatsız olmaya başladım. Tam da sinirli olduğum bir gün, AEY benimle görüşmek için dilekçe yazmış ve izin almış. Siyasiler koğuşta şu kadar kişi olduk, bir arada daha iyi olmaz mıyız, hepimiz siyasiyiz falan dedi. Birkaç şart koşarak kabul ettim. Asıl derdim, 3. koğuştan artık çıkmaktı…

BİLİMİN BİR GÜN AÇIKLAYACAĞI JALE

22 kişilik 10. koğuşta koğuşun yarıya yakını siyasiler olmuştu. Örgütlere kafa tutup gelen tek bendim. (Birkaç yıl öncesine kadar bunu her düşündüğümde ürperirdim. Deliyim ben deli!) Geri kalanların çoğu canlarını kurtarmak ya da tehlikeye atmamak için kaçarak örgütlerin hâkimiyetindeki cezaevlerinde idareye sığınmış, itirafçı da olmamış, bakanlık tarafından Afyon’a gönderilmişti. AEY de şubede bülbül-ü şeyda kesildiği için tutuklandığında örgüt koğuşuna gitmeye korkmuş, idare tarafından doğrudan Afyon’a gönderilmişti. Kaçanların dışında bir iki kişi de örgüt tarafından “sürgün” edilmişti. Yani örgütten atılmış ve örgütün bulunduğu cezaevlerinde kalması yasaklanmıştı. Benim ve bu “sürgün”lerin dışında kalan kaçak çoğunluk, devrimciliğe hevesliydi. Defteri kapatmadan geldikleri için… Ruhen değil bedenen koptukları için… Kendilerini ispat etmeye ihtiyaçları olduğu için…

Koğuştan bu yazıyı ilgilendirmeyen olayları anlatmayacağım. Kişileri de. AEY’den söz etmemi gerektiren olaya birazdan geleceğim. Ama önce biraz daha söz edeyim! Örgütteki yöneticilik günlerimde üzerinde çalıştığımız insanları tasnif edebilmek için uydurduğum gayrı resmi ve esprili kategorilerden “beşik kertmesi”ne uyuyordu AEY. Hem Alevi, hem Kürt, yetmemiş bir de komünist anne babadan doğmuştu. Yani “bu işlere bulaşmak” onun için kader gibi bir şeydi ve işte oradaydı. Bu “beşik kertmesi” kategorisinin bende olumsuz bir içeriği olduğunu da belirteyim geçerken. Beşik kertmesinden aşk çıkması çok zayıf ihtimaldir çünkü.

Bir gün, konu nereden açıldı hatırlamıyorum, topluca çay içerken, AEY üniversite yıllarında yaşadığı bir olayı anlattı koğuşta: İddialaştığı bir arkadaşı, kendisini ruh çağırma toplantısına çağırmış. Hazırlık yapılmış, seansa geçilmiş. Arkadaşı buna içinden herhangi bir soru sor, cevabını alacaksın demiş. Bu da ruhun muhun hikâye olduğunu gösteririm diye içinden, değil o toplantıda, o şehirde bile kimsenin tanımadığı küçük halasının ismini sormuş. Ama fincan J_A_L_E harflerine gitmiş. AEY oradaki kimsenin halasının ismini bilmediğinden ve öğrenemeyeceğinden emin. Ben de tahmin edilemeyeceğinden eminim, 1950’lerde Bingöl’de doğan birine Jale isminin verildiğinin. Atmakla tutturulacak bir şey de değil yani.

AEY bunu anlatırken ben dondum. O her iki cümlenin ardına “bakın ben yine de onun ruh olduğuna inanmıyorum, gözümle gördüm, aynen böyle oldu, ama eminim bir gün bilim bunları açıklayacak” cümlesini ekliyor, her zamanki hızlı konuşmasıyla anlatmaya devam ediyordu. Gerçi onun için defterime “Tamam. Anlaşıldı. Bu da rolyapanoğulları aşiretinden,” şeklinde bir not düşeli aylar olmuştu, ama bu onunkinin samimi değil “takınılmış” bir devrimcilik olduğu anlamında bir nottu. AEY’ nin bizi inandırmak için yalan söyleyeceği en son konu herhalde bir ruh çağırma deneyimiydi. Ben onun değil, o celseyi düzenleyen kişinin açığını bulmak üzere yığınla soru sordum ve anında cevabını aldım. Çünkü AEY zaten sorulacak bütün soruları o olaydan sonra kendine sormuş ve hiçbir açık, hiçbir hile bulamamıştı.

Sorularım bitince, “sen aklından geçirdiğin bir soruya cevap veren bedensiz bir bilinçten söz ediyorsun o zaman, ama bu olamaz ki…” dedim. Beni anlamadı. “Bence de olamaz, eminim bir gün bilim bunları açıklayacak,” dedi papağan gibi. Benim dediğim başka bir ima içeriyordu, ben kendi imansızlığımdaki (=imanımdaki) sarsıntıyı düşünüyordum sesli olarak. Anlamadı, ben de uzatmadım. “Ama bu olay karşısında şu söylediğin de bir iman… ve bu iman, bilimi bir din seviyesine indirir” dedim ve konu kapandı. “İndirir” lafına dikkat yalnız. Dinlere bakışım orada gizli. Kiliseye karşı yazılmış “bilim ve din” konulu kitapları okuyarak şekillenmiş bilim-din hiyerarşimde bilim dini dövüyordu!

Konu tek gündemim haline geldiğinden, ertesi gün AEY’ye konuyu yeniden açtım. Ama olaya ilişkin ilave bir şey alamadım. Sadece o arkadaşının AEY’nin ateist olmasına üzüldüğü için kendisine her şeyin maddeden ibaret olmadığını gösterme çabasında olan biri olduğunu öğrendim.

Marksist materyalizmin konuya yaklaşımına biraz değinmek istiyorum. Ama yeri gelmişken, önce karşıma çok çıkan bir noktayı aydınlatmak isterim. Materyalizm kelimesinin iki anlamı var. Birincisi, birer gündelik hayat kavramı olarak, paraya pula her şeyden daha fazla önem veren kişileri ve onların davranışlarını nitelemekte kullanılan materyalist ve materyalizm. Diğeri ise, felsefi olarak, evrende maddenin temel, bilincin ise onun ürünü olduğunu, maddeden bağımsız bir bilinç olamayacağını savunan görüş olan materyalizm. Marksizm’deki materyalizm elbette ikinci anlamda materyalizmdir. Birinci anlamda olsa beni etkileyemezdi.

Marksist felsefeye göre duygular ve düşünceler, ileri düzeyde organlaşmış bir madde olan beynin ürünüdür. Ama bu beyin niye ileri düzeyde organlaşmıştır; ona “ileri düzeyde organlaş” diye bir emir ya da tavsiyede bulunan mı olmuştur, yoksa arkadaşlarıyla girdiği bir iddia üzerine mi ileri düzeyde organlaşmıştır, Marksizm bu sorularla ilgilenmez. Beyin, yani madde olmadan düşünce de, duygu da, maneviyat da, anlam da… olamaz Marksist felsefeye göre. Aynı sebepten ruh da, cin de, başka bedensiz (maddesiz) varlıklar da olamaz. Tanrı, hiç olamaz zaten! Makro düzeyde de Marksizm maddi dünyanın temel olduğunu kabul etmemizi istemekle kalmaz, maddenin ezeli olduğuna “inanmamızı” da bekler. Yani yaratılmamıştır. Başlangıcı varsa bunu bilim bir gün açıklayacaktır.

Marksizm’in 19. yüzyılda, buharlı trenlerin muhtemelen “adamlar yapmış kardeşim!” diye hayranlıkla karşılandığı bir çağda ortaya çıktığını; sonraki yüzyılda, radyonun bile olmadığı bir dönemde Lenin, televizyonun bile olmadığı bir dönemde Stalin, Troçki ve Mao tarafından “geliştirilmeye” çalışıldığını hatırlatayım. Bugün şu yazıyı okuduğunuz bilgisayarla neler neler yapabiliyoruz. İndi-bindi ücreti bile 20 milyon dolar olsa da, ABD’den uzaya dolmuş seferleri var! Bir koyunun aynısından bir tane daha yapabiliyor bilim adamları. Ama hâlâ beynimizi oluşturan şu madde ne diye ileri düzeyde organlaşmış, bunu bilmiyoruz. Bilim, ulaştığı her cevabın yanında yüzlerce yeni soru buluyor. Bilinmeyenler dosyası hep açık. İnanca hep bir alan var…

Ben bu Jale olayına kafayı taktım. Olayda bir hile bile olsa, hileyi bulmalıydım. Araştırmadığım bir konuda kesin konuşmamalıydım. O da iman oluyordu çünkü, AEY’ de görüldüğü gibi. Kütüphaneye bir de bu gözle baktım. Bilinçte Devrim’in dışında, Don Juan’ın Büyüsü (Carlos Castaneda), Allah’ın varlığı üzerine İslamî kitaplar ve en ilginci de, yayını bugün de devam eden Ruh ve Madde dergisinin, nerelerde dolaşıp hangi ellerden geçerek oraya düştüklerini hâlâ çok merak ettiğim, 1961–62 yıllarına ait iki cildi vardı. Hepsini okudum. O güne kadar hiç dönüp bakmadığım yeni bir bilgi alanı ile tanışmıştım…

10. koğuşta da, 3’teki gibi bir kitap kurduyla karşılaşmıştım. Namazında niyazında biriydi. Avrupa’ya birkaç kilo eroin göndermek üzereyken yakalanmıştı. Elinde bir miktar para olduğunu, değerlendirmek istediğini, bir komşusunun verdiği bu aklın o an kendisine cazip geldiğini söylüyordu. Tek açıklaması “şeytana uydum” şeklindeydi ve ben kendisini tanıdıkça bunun doğru olabileceğine inandım. O işlerin adamı değildi. Yattığı cezayı da hak ettiğine inanıyordu ki, bu oralarda pek rastlayabileceğiniz bir durum değildir. Normalde sabah akşam o komşusuna küfretmesi gerekirdi!

Zaman içerisinde o hapishanede, görerek, dokunarak kitap seçmek için dilekçe yazıp kütüphaneye çıkabilme ve bir defada istediğimiz kadar kitap alabilme ayrıcalığına sahip iki kişi bu arkadaşla ben olduk. Bu resmi bir şey değil. Çok kitap aldığımız için, kütüphanecilerle çok haşır neşir olmamızın sonucu.

Hoca dediğimiz bu arkadaştaki Kuran’ı gözüme kestirdim. Okuyacaktım. Kütüphanede vardı ama alamazdım. Laf söz olur, dedikodular yayılırdı! Yine de artık okumam lazım, bakalım neler varmış içinde diyordum.

15 yaşında ateist olmamla noktalanan tutucu çevre gözlemlerim arasında bir tanesini hiç unutamam. Benim bir yengem vardı. Bunun bir şeyhi vardı. Senede bir iki kez bir sürü de yol parası vererek onun çiftliğine gider, 8–10 gün dua karşılığı çalışırdı. Oradan bir dönüşünden bir süre sonra, kızları bunu gizlice keçi pisliği yutarken yakaladı. (Keçi dışkısının şeklini bilenler bilmeyenlere anlatsın!) Şeyhinin keçisinin dışkısını bir torbaya koyup getirmiş, şifa niyetine her gün kızlarına göstermeden hap gibi yutarmış. Ona biri mi bu aklı vermiş, kendisi mi düşünmüş, herkes mi yapıyormuş, öğrenemedik. Ama buna benzer pek çok olayla, din ve kutsal kitaplar benim gözümde böyle cahil insanların dünyasına ait, bana yabancı kavramlar oldu. Sonradan başka insanları eleştirirken kullanacağım bir şeyi o zaman ben yapmıştım. Şimdi herhangi bir kesimi “ötekileştirmek” için o kesimin iyilerinin, olumlu yanlarının görmezden gelinip hep kötülerinin, olumsuz yanlarının görüldüğünü söylüyorum ya, aynı bunun gibi, ben de o çocuk yaşımda İslâm’ı şeyhinin keçisinin dışkısını yutan yengeme temsil ettirmiş, ama en az onun kadar inançlı ve onun yaptıklarına karşı olan kızlarını görmezden gelmiştim! Belki içimdeki, belki çok üstümdeki bir makam, inançsız olmama karar vermiş de olabilir; bilmiyorum…

Hoca’ya isteğimi söyledim. Buna bir yandan sevindi ama bir yandan tereddütlü; Kuran elinde, uzatamıyor. Kendisi abdestli, öpüyor başına koyuyor falan, benden bu prosedürü talep etmeye korkuyor. “Ya… abdestli…” falan diyecek oldu. “Hocam ben abdest alamam. Bunun çok basit bir nedeni var: Ben ateistim!” dedim. Saçmaladığını anladı, kitabı verdi.

Günde en az sekiz saat okuyarak, Kuran’ı birkaç günde bitirdim. Yine allak bullak olmuştum. Bu kitap hiç de Turan Dursun’un, İlhan Arsel’in, Erdoğan Aydın’ın kitaplarında alıntılarını okuduğum Kuran’a benzemiyordu. Kimseyi suçlamıyorum, herhalde ben görmeye hazır değildim. Kuran’ın bazı yerlerinde yutkunduğumu hatırlıyorum. Biraz kulak kabartan için harcıâlem bir bilgi olmasına rağmen, İslam dininin önceki kutsal kitapları ve peygamberleri de sahiplendiğini bile ben o güne kadar bilmiyordum mesela. Artık öğrendiğime göre, bu kitabın şu şu şu kaynaklardan derlenmiş uyduruk bir kolaj olduğunu ispatlamak için başka kitaplarla ya da antik metinlerle bunun bazı bölümlerini karşılaştırıp, “gördünüz mü” diye gözüme sokan kitapların bir hükmü kalmamıştı. Kuran en azından kendi içinde tutarlıydı. Kitabı vahyettiğine inanılan yaratıcı zaten dünya kurulduğundan beri binlerce peygamber ve başka kitaplar gönderdiğini söylüyorsa, yani kaynak aynıysa, Kuran’ın bir bölümü bırakın başka kutsal kitapları, Platon’dan alıntı olsa ne yazar! Platon’u gören var mı aramızda? Daha da önemlisi onun bize yansıttığı Sokrates’i? Bunların kendilerinin ya da kaynaklarının niteliğini tam olarak bilmemiz mümkün mü 2500 yıl öteden?

Aynı şekilde, esasında hiç de kötü şeyler söylemeyen Marksizm’in ve hiç de kötü şeyler amaçlamayan kutsal devrimimizin de içinden neler çıkarılabildiğini görmüş biri olarak, bir mesajın değerini ona inandığını söyleyenlerin kalitesiyle ölçmemem gerektiğini anlamalıydım. Üstelik artık 15 değil 30 yaşında olduğum için, kızlarını görmeyip sadece yengemi görmem de çocukluğuma verilip geçilebilecek bir şey olmazdı!

En azından, artık hafife alamayacağım bir metinle karşı karşıya olduğum kesindi. Ne var ki aynı kesinlik, içimde bu olup bitenler dışıma yansırsa benim hafife alınacak olmam için de geçerliydi! Bizim camiada her tür döneklik bir şekilde ve bir dereceye kadar tolere edilebilirdi, ama böyle ötelere inanmak, inanılabileceğini düşünmek, inanılabileceğinin düşünülebileceğini düşünmek… Hayır, hayır, asla!

Bir kere öteler eşittir din, o da eşittir İslâm’dır Marksistlerimiz için, onu belirteyim. Daha derin ilgi ve bilgi beklemek yersiz olur. Dinsel olana yönelik tepkininse elbette nedenleri vardır. Devletin 1940’ların ortalarından 1990’ların ikinci yarısına kadar komünizm tehlikesine karşı dini ve dinci dünya görüşünü palazlandırıp kollaması… 1940’lardan itibaren ilerici kesimlere ve azınlıklara karşı “halk kitleleri” tarafından gerçekleştirilen ve sonraki yıllarda arkalarındaki “derin” bağlantılar deşifre olan bütün kitlesel katliam ve yağmaların dinsel motifli olması… Darbelerden sonra askeri cezaevlerinde sol siyasileri “İslâm’a kazanmak” için de baskı, işkence ve propaganda yapılması. Özellikle 1980–83 arası ülkeyi yöneten darbecilerin sadece cezaevlerinde değil ülke çapında bir “İslâmileştirme” kampanyası yürütmesi. En fazla İmam-Hatip lisesinin askerler yönetimdeyken açılması, Alevi köylerine zorla cami yaptırılması, Türk-İslâm sentezi denilen, Aydınlar Ocağı kaynaklı dinci faşist doktrinin devlet politikası olarak benimsenmesi… 1979’daki İran devriminin ardından yaygınlaşan siyasal İslâm yüzünden İslâm’ın sadece bir din olmaktan öte, bir ideoloji ve yelpazenin sağında yer alan bir siyasal düşünce olarak görülmeye başlanması…

Marksizm’in doğal tanrıtanımazlığına bizim ülkemizde bir de dinin ve Allah’ın devlet elindeki bu araçsallığı ve 80’lerdeki siyasal İslâm modası eklenince, eskiden Marksist olan birinin bugün ötelerden söz etmeye başlaması da sıradan bir felsefî değişim ya da içsel dönüşüm değil, basit bir döneklik bile değil, düpedüz siyaseten karşı saflara geçme olarak algılanır olmuştu.

Benim gibi, karşı saflara geçtiğine ya da “molla” olduğuna kimseyi inandıramayacakları kişilere de “kafayı yemiş” deyip noktayı koyduklarını kendi durumumda deneyimlemiş bulunuyorum!

Peki, bu konuya böyle tahammülsüz bakanlar hep “başkaları” mıydı? Hayır. İşkence, cinayet, komplo dışında burada örgütlerle ilgili eleştirdiğim ne varsa hepsini aynı zamanda özeleştiri kabul edebilirsiniz. Elini yıkayıp kenara çekilenlerden değilim. Kötülerin elinden kurtulmuş bir melek hiç değilim. Burada bir kötüden bahsediyorsam, ben de o kötünün bir parçasıydım. Ölene kadar da, en azından bir kötünün parçası olabilmiş biri olarak kalacağım. Aralarına katılamayacağım için, bütün “mükemmel” insanlardan özür diliyorum. Ayrıca ben duymaya alıştığınız türden “kandırılmış” biri de değilim. Evet, “arkadaş kurbanıyım,” ama o arkadaşın benim hapishane günlüklerimdeki adı İka’dır, yani “İçimdeki Kötü Arkadaş.” Şimdi kendi yazdığım bir yazıdan bir alıntı yapacağım ve herkes bu Kuran okuma maceram için “Allah’ın sopası yok” diyecek. Devrimci Emek dergisinin Şubat 1993 tarihli 18. sayısında Gürsel Çetiner imzasıyla yazdığım “İdeoloji ve Politika Üzerine Değinmeler” başlıklı yazımın bir yerinde, Marksist teorideki bazı konuların ne kadar çetrefilli olduğundan söz ederken, bu konulara kafa patlatan bazı düşünürlerin sonlarını kendime dayanak yapmıştım: “Poulantzas intihar etti. Althusser çıldırıp çok sevdiği karısını boğduktan sonra ömrünü akıl hastanesinde tamamladı. En kötü son ise Garaudy’ninkiydi: Müslüman oldu!”

Bu satırları yazdığını unutmamış biri olarak, önümde bir de gurur engeli vardı tabii. Düşünüp taşınarak, birkaç gün içerisinde kararımı verdim: Hakikat aşkım, bütün bunların üzerindeydi…

Hep öyleydi. Ben kimlik sahibi olmak için değil (sadece mezun olduğum liseyle ÖSS sıralamasındaki yerim arasındaki hoş uyumsuzluk bile bana sistem içinde hayli parlak bir kimlik vaat ediyordu), gerçekten dünyayı değiştirebileceğime inandığım ve bunu çok istediğim için Marksist oldum. Salaklıktaki rütbemi yükseltse de, durum bu. Dışarıdayken örgütle yaşadığım az sayıdaki sürtüşmenin konuları da hep bunu, yani benim eksiksiz ve katıksız bir salak olduğumu gösterir nitelikte zaten. Ama şimdi onlara girersem yazının rotası kayar…

Dışlanma kaygılarını dikkate aldım, ama şöyle, tersinden, o kaygılara teslim olmak şeklinde değil, teslim olmamak amacıyla dikkate aldım: Dedim ki, bu araştırmanın sonunda materyalist kalabileceğim gibi, materyalizmden kopabilirim de. Her iki seçenek karşısında duygusal olarak tarafsız olmalıyım. Bir kere koğuştaki, bir kısmı bana karşı kullanacak malzeme arayan şu insanlar bilmemeli benim bu konuları kafaya taktığımı. Ayrıca dışarıdaki sosyal çevremi oluşturan bütün arkadaşlarım materyalist ve bunlar arasında ben artık materyalist değilim dediğimde bunu hoş karşılamayacak insanlar da var. En azından bu birkaç kişiyle arkadaşlığımı bitirmez ya da askıya almazsam, araştırmamda duygusal bakımdan özgür olamam. Kimseye karşı “ben bunu ona nasıl söylerim” kaygısı taşımayacağım, özgür bir araştırma olmalı benimki…

Sözünü ettiğim arkadaşlarım zaten mektup yoluyla ilişki sürdürdüğüm insanlardı. Bir mektuplarına cevap yazmazsam en fazla bir tane daha yazarlar, sonra onlar da ara verirlerdi. Sonra, ben onları güldürecek bir sonuca varmamışsam, istediğim zaman haberleşmeyi yeniden başlatabilirdim. Bu olayı onlara olduğu gibi anlatırsam hem arkadaşlığımı kaldığı yerden sürdürebilir, hem de hatta titizlik ve nesnelliğimden ötürü takdirlerini kazanabilirdim. Benimsedikleri felsefenin bu şüphe sınavından galip çıkması hoşlarına giderdi.

Bir de bu arkadaşlarımdan birinin bana bulduğu, ama yarısını geçtiğim halde bitiremediğim bir çeviri işi vardı; onu artık sürdüremeyeceğime karar verdim. Arkadaşım bir yazardı. Ankara’da kendisinin eski ve yeni bütün kitaplarını yayınlayan Doruk Yayınları’ndan sağ olsun bana bir kitap çevirisi işi bulmuştu, ama üzerinde çeviri yapacağım bir masa olmaması dâhil, türlü çeşitli hapishane engeli nedeniyle ben işi bitiremiyordum. Benden el yazısıyla kız kardeşime gidiyor, o bilgisayarda yazarak İstanbul’dan Ankara’daki yayınevine gönderiyor, elbet birçok aksaklıklar çıkıyordu. Yarısından fazlasını yapıp göndermiş ve beğenilmiştim. Hapishane sonrası için de kaygısı olmasın, bizimle çalışır diyordu yayıncılarım. Ama biraz da sürüncemede kaldığı ve mahcup olduğum için, ve bir de ranzada iki büklüm oturup masa niyetine önüme koyduğum limon sandığı üstünde yazmaya artık omurgam isyan ettiği için, devam edemeyeceğimi bildirecektim.

Yeni bölüme geçiyordum, ama şimdi siz çevirdiğim bu kitabın ne olduğunu da merak edersiniz. Marx ve Engels’in bazı eserlerini yeterince materyalist bulmayan İtalyan Marksist felsefeci Sebastiano Timpanaro’nun On Materialism (Materyalizm Üzerine) adlı kitabıydı!

Zaten 29–30 yaş dönümüme denk gelen o bir yıl boyunca, arkam önüm materyalizm, sağım solum ruhçuluktu! Ruhsal âlemde materyalizm absürd olur herhalde, ama sanki birtakım gözle görülmez varlıklar benim üzerimden birbiriyle kapışmaktaydı! Zannedilmesin ki Marksistler ya da anarşistler sabah akşam dinle, Tanrıyla, materyalizmle uğraşan insanlardır. Bir insan Marksist olmuşsa zaten din/Tanrı/öte âlem defterini kapattığı için olmuştur. Sonrasında ancak felsefî ya da ideolojik olarak din “sorunuyla” uğraşmayı seçmişse bu konular onun gündeminde kalıcı olur.

Ya da bana olduğu gibi, gündeminize girmek için böyle başınıza kitaplar, 35 senelik dergi ciltleri, ruh çağırma celseleri yağar!

GERÇEK OLANDAN DAHA GERÇEK BİR GERÇEK VAR MIDIR?

Boşuna ümitlenip ayrı yönde bir duygusal baskı oluşturmasınlar diye, yani yine nesnellik adına, yeni araştırma konumdan aileme hemen söz etmeyecektim. Ama eşime hemen açtım. O konuşmayı hatırlıyorum. El attığım yeni bilgi alanında ilk okuduklarımla artık benim için konunun Jale olayının da, Kuran’ın kaynağının da ötesine geçtiğini, adım attığım alanın yanılmaya ve istismara da açık sonsuz bir derya olduğunu; kimseye açıklamak üzere değil, yorgunu olduğum polemiklere yeniden dönmek üzere değil, sadece ve sadece varlığımın anlamını aramak üzere okuyacağımı söylemiştim. Ankara’dayken formüle ettiğim bir ahlakî ilkem uyarınca, düşündüğümün tersini dillendirmediğim sürece, düşündüğümü dillendirmiyor olmamda etik bir problem yoktu…

Eşimin dinsel inancı vardı. Ama ben bunu “geçici” bir durum olarak gördüğüm, kısa zamanda onu bu “gerilikten” kurtaracağımdan emin olduğum için, örgüte yansıtmamıştım. Tersini söylemedim, kimse sormadı zaten, ama onun dinsel inancı olduğunu özellikle söylemedim yoldaşlara. Biraz da onu korumak, ona tepeden bakılmasını engellemek kaygısı rol oynamıştı bunda. Allah’ın işine bakın ki, onu o gerilikten kurtaramadığım gibi, işte kendim “gerileme” sürecine girmiştim!

O konuşmadan bu yana on yıl geçti. Ben kendimi hâlâ öğrenci sayıyorum. Çünkü hem hapishane dışarıdakilerin zannettiği gibi zamanın çok çok bol olduğu bir yer değil (bir gün anlatırım, orada zaman daha hızlı akar, ama adamı eriterek akar,) hem de benim zaten yaşadığım ve giderek artacak koğuş içi sorunlar, ayrıca bunların ardından ve bunların da katkısıyla gelecek hastalık, bunun da üstüne, yaşayacağım bazı yıkımlar; benim kitaplardan çok sıkıntılar, ağrılar ve acılarla öğrenmemi gerektirdi. Bu öğrenciliğin herkes için zaten son nefese kadar devam ettiğini biliyorum da, demek istediğim, bilgi yönünden ben hala birinci sınıfta sayıyorum kendimi!

Bursa’dayken, “biz”im pek çok kavrayış biçimimizin dinlerde karşılığı olduğunu, içinde bulunduğumuz yaşantının dinsel yaşantılardan pek bir farkı olmadığını görmüştüm. Bu, örgütleri yerden yere vurduğum konulardan biriydi (içimden tabii!) Afyon’da kafama takılan soru işaretlerinden sonra ise, bunun arızî bir durum değil, bir zorunluluk olduğuna hükmettim. Kimsenin bir hata yaptığı yoktu, olması gereken oluyordu. Bizim “mücadele” dediğimiz şey, Marx’ın “bilimsel” kitaplarından başlayarak, tanrısız bir din pratiğiydi zaten. Misal Kapital’de onca hesap kitap ve istatistiğin arasına serpiştirilen vahşi kapitalizm dönemine ait acıklı işçi sınıfı hikâyeleri (ki doğrudur bunlar, ben de onlardan bir okuma tiyatrosu yazacaktım, olmadı) zaten daha baştan, “bilimsel sosyalizm”i “insaniyet namına” ortaya çıkmış bir din olarak sunuyordu. Gördüğü iltifat da, insanın bilincinde olmasa bile içinde bir yerlerdeki bir inanma ihtiyacı ile açıklanabilirdi. Genlerden söz etmiyorum yalnız, ne laboratuar tüpüne konulabilecek ne de mikroskopla görülebilecek derinliklerden söz ediyorum!

Her şeye cevap olabilen tek bir doğruya inanırsanız, o sizi dinlemez, dinleşir! Doğrunuzun yanlış da çıkabileceğini baştan kabul ederseniz, o sadece fikriniz olur. Ayrıca bir de inanca ihtiyaç duyarsınız.

1970’li yıllarda Sosyal Yayınlar’dan çıkmış, Lenin’in Felsefe Defterleri kitabı vardır, galiba Atilla Tokatlı çevirmişti. Sovyet edisyonundan fotoğraflarıyla birlikte aynen aktarılmıştır. Benim de yayıncılığa bulaşmışlığım olduğundan, hele de o yılların teknolojisinde, farklı bir kâğıda basılan o fotoğrafları o kitabın sayfaları arasına serpiştirmenin zahmet ve masrafını çok iyi bilirim. O kitapta parlak kâğıda basılarak kitabın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş o fotoğraflar, Lenin efendimizin kutsal el yazılarına aittir! 1990’ların başlarında onu okurken, o zaman bile, ben bile sinirlenmiştim, bu ne ya Hırka-i Şerif, Efendimizin mübarek saç teli, ayak izi gibi diye… İşte, bir peygambere ya da bir uluya inanmasanız da, o boşluğu dolduracak birine onun rolünü böyle yüklüyorsunuz. Çünkü siz aslında bir dine inanıyorsunuz!

Marksizm’in tarihin bizim dışımızda işleyen “nesnel” yasalarını bulmuş olma iddiası, sanırım dinleşmenin en önemli temellerinden biri. Teleolojinin “televizyon bilimi” falan olmadığını bilen Marksistler bu yazacaklarımı hakaret sayacak, biliyorum; ama hapishanede fark ettim ki bilim, tarih, yasa, üretici güçler, üretim biçimleri vb. laf kalabalığının özeti, Marksist teleolojiden ibaret! Allah yok, ama insanlığın tarihinde bir teleoloji, bir amaçlılık var. Tarihin geldiği yerler ve gideceği bir yer var. Biz de öküz değil insansak, insanların çektiği acılara sessiz kalamıyorsak o tarihin akışına omuz vererek ancak insan olabiliriz. İlkel komünal toplumdan köleci topluma, ondan feodal topluma, daha sonra kapitalist topluma geçilmiş olup, bu geçişlerin incelenmesinden çıkarılan yasalara göre kapitalizmin iç çelişkileri zorunlu olarak sosyalist topluma geçişin şartlarını hazırlayacaktır. Bu geçiş kendiliğinden olmayacaktır. Ama olgunlaşan şartlarda proletaryanın (işçi sınıfı) bir devrimle son tekmeyi vurmasıyla sosyalizmin kapısı açılacaktır. Sosyalizm de aslında komünizmin ön hazırlığıdır. Sosyalizmde ”herkesten yeteneğine göre, herkese emeği kadar” ilkesine göre, komünizmde ise “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesiyle paylaşım olacaktır. Dünya ülkelerinin tamamı sosyalizme geçmeden ve sosyalizmi yaşayan ülkelerdeki kuşaklar tamamen “komünist yeni insan” (insan-ı kâmil!) olmadan komünizme geçiş olamaz. Çünkü komünizm tamamen sınıfsız, sınırsız, devletsiz bir aşamadır…

Geleceği de öngören bu “tarihsel gelişim çizgisi“ne İNANDIĞINIZ anda zaten başka bir inanca ihtiyaç duymazsınız! Kafanıza takılabilecek soru işaretlerini de bilim bir gün cevaplayacak zaten. Hadi yeni dininiz hayırlı olsun, güle güle inanın!

Yolu “bilimsel sosyalizm” tarafından aydınlatılan bir mücadelenin pratikte dine, imana dönüşmesi konusunda teorik pek çok şey ileri sürülebilir. Bu yazıda amacım kimseleri ikna etmek değil, sadece derKi okurlarına kendimi anlatmak olduğundan, fazla uzatmayacağım. Bu konuyu uzatmayı, 22. yüzyılın din tarihçilerine bırakıyorum!

Bazıları bana “dönek” diyor. Bunların çoğu benim “bir yere gitmişim ki dönmüşüm, sen nereye gittin ki dönesin?” diyebileceğim kişiler. Hapishane defterlerime “alkışçı pezevenk takımı” diye geçen, devrimin tribünlerine kök salmış “radikal destekçi” solcu türü! Dışarıdayken de “bulaşık makinesinin son taksidini öder ödemez dağa çıkacaklar” diye dalga geçtiğim tür! Nereden ve neden döndüğümü en iyi kendim bildiğim için, özellikle de böyle kimselerin bana “dönek” demesi beni yaralamıyor. Asıl devrimci kalsaydım, kendime ve yola çıktığım noktaya ihanet etmiş olacaktım. Ben kendimi, küçük bir arkadaşımın dediği gibi, kısaca “yenilenmiş” olarak nitelemeyi daha doğru buluyorum. Ben hep aynı benim. Gerisi felsefî bir serüven, o kadar! Yenilenmek; ya da “mürted”liği, devletin şefkatli kollarını, dönülecek bir mecazî “ev”i, herhangi bir öntanımlı “sırat-ı müstakîm”i (doğru yol) içermeyen bütün yakıştırmalar kabulümdür. Ne kendi nefsim için hapse düştüm ben, ne de -döneksem bile- kendi nefsim için “dönek” oldum…

“Hayatım roman” olacak ya illa, dini halkın afyonu olarak gören tanrısız dinim yüzünden hapis yatarken, afyonumu da adını afyondan alan şehrin hapishanesinde buldum! Yaşadığım hayatın, önceki durağını hatırlamadığımız, sonraki durağı hakkında rivayet muhtelif olan sonsuz bir yolculuğun sadece bir durağı olduğuna orada karar verdim. Tarih makinesinin dişlilerinden birinin bir dişinin bir köşesinin bir ucunun bir kenarı değil, evrenin bir parçası olduğumu orada gördüm…

Afyon’da ben Marksizm’in ya da bilimin yerine dinsel inancı koymuş değilim, yanlış anlaşılmasın. Ben orada inancın, bilimin ve felsefenin farklı soruları cevaplamak üzere hayatımızda bulunduğunu fark ettim (paslı jeton koleksiyonumun en iri parçası budur!) Din “niçin,” bilim “nasıl,” felsefe ise “ne” sorularını cevaplar! Hepsine de ihtiyacımız var. Marksizm bunların üçüne de tek başına cevap verdiği için, yalnızca tuhaf bir dindir…

Bu tuhaf dinin düpedüz Platon idealizmiyle bağını kuran, müminlerinin bolca kullandığı, “gerçek” diye bir sıfat vardır mesela. Tartışma, didişme yorgunu olmayıp da Bursa Cezaevinde Mehmet ve Erhan’la konuşurken Mehmet’in söylediği “gerçek devrimci” lafına itiraz etseydim, acaba onun kaderini değiştirebilir miydim? Bursa’da “gerçek olandan daha gerçek bir gerçek yoktur” şeklinde bir laf geliştirmiş, defterime yazmıştım. Sovyetler Birliği’ndeki de, Çin’deki de, Küba’daki de aralarındaki bütün farklara, hatta düşmanlıklara rağmen “gerçek sosyalizm”di bana göre. Olsa, Türkiye’deki de “gerçek sosyalizm” olacaktı! Arabistan, İran ve Taliban Afganistan’ındaki rejimler de aralarındaki bütün farklara, hatta düşmanlıklara rağmen “gerçek şeriat”tı. Olsa, Türkiye’deki de “gerçek şeriat” olacaktı! Materyalizme göre aslında “gerçek olandan daha gerçek bir gerçek olamayacağını,” ötelerde bir yerde bir “devrimcilik ideası” bulunmadığını, kendisi orada ne görüyorsa devrimciliğin o olduğunu söyleseydim, benimle o konuşmayı yaptıktan tam iki yıl sonra, ayrıldığı örgüt tarafından haftalarca işkence yapılıp sonunda şişlerle delik deşik edilerek koğuş kapının önüne atılmasını önlemeye katkım olur muydu? Hiç sanmıyorum. Çok “inançlıydı” Mehmet. O devrime, Marksizm’e nasıl inanıyorsa, eski yoldaşları da onun aslında cezaevinde beş yıldır Milli İstihbarat Teşkilatı’nın bir ajanı olarak yattığını açıklayan katillerine öyle inandılar…

Mehmet’in hikâyesi aylarca meşgul etti beni. Uykularım bölünüyordu. Acaba onun o son geceleri nasıl geçti? Acaba ölüm kapanında çırpındığı o günlerde beni, o son konuşmamızı hatırlamış mıdır? Acaba şuradan bir kurtulursam ben de Afyon’a giderim demiş midir? Amatör tiyatrocuydu; acaba bir mucize olup da o “gerçek devrimcilerin” elinden kurtulabilseydi, orada geçirdiği günlerden bir oyun çıkarır mıydı?.. Karısını, ziyarete geldiğinde bizlere bile baktıkça orada olmamıza üzülüp gözleri dolan, “Mehmet, bu annen üç yıldır hâlâ alışamadı mı yahu senin burada olmana” dediğim anneciğini düşündüm. Onun için, onlar için, belki de aslında kendi geçmişim için gözyaşları döktüm…

Aynı günlerde aynı “gerçek devrimci”lerin elinden kurtulmak için bileklerini kesen, böyle bir ölümü “kamuoyuna” nasıl açıklayacaklarını bilemedikleri için panikleyen işkencecilerinin gardiyanları çağırmasıyla hastaneye kaldırılan, orada kendine geldiğinde örgütlerin bulunmadığı bir başka cezaevi olan Eskişehir’e giderek kurtulmayı başaran Erhan şimdi nerededir, ne yapar, neye, niye inanır bilmiyorum. Tek bildiğim, onun da meğer altı yıldır cezaevinde aslında “görevli” olarak yatmakta olduğunun açığa çıkmamasına sevindiğim! Erhan’la hem biz birlikte kalıyorduk, hem de ailelerimizin İstanbul’da komşu olduğu ortaya çıkmıştı. Hangisi ziyarete gelecekse diğerimizin ailesiyle görüşüyor, gönderecekleri bir şey varsa getiriyordu. Ben çıktığımda annesi çalıştığı yerden emekli olmuştu; Erhan’ın izine ulaşamadım.

Böyle olaylar her olduğunda ya da her aklıma geldiğinde, benim de niyetimden bağımsız olarak bu kan ve çamur deryasının bir parçası olduğumu düşünüp kendimden, mağdurlardan ve kurbanlardan utanıyordum. Ama yapabileceğim bir şey yoktu. Bu da acımı katlıyordu.

İçimde bunları yaşarken, dışımda sözde benim gibi bağımsız oldukları halde akılları hâlâ örgütlerin gözüne girmekte olan, hasbelkader devrimci olmuş, hasbelkader hapse girmiş, hasbelkader örgütten ayrılmış insanlarla uğraşmak zorunda kaldım. Bu insanlara bir de her şeyin elimizle tutup gözümüzle gördüklerimizden ibaret olmadığını, benim artık ötelere inandığımı söylesem neler olurdu bilmiyorum. Ama asıl düşünmeyi değil inanmayı isteyenin ben değil onlar olduğunu kesinlikle biliyorum. Onların da kafaları muhayyel devrimimizin dış duvarına bir şekilde çarpmış, ama onlar bunun sarsıntısını ruhlarını özgürleştirecek bir fırsata çevirmektense beyinlerini alçıya aldırmayı SEÇMİŞLERDİ! Düşünmüyor, alıştıkları gibi, inanıyorlardı…

Hatırlarken bile yorulduğum günler onlar. Yahu diyordum, örgüt içi “cezalandırma”lara (medya dilinde “infaz”) yapılan ve yapılabilecek açıklamaları zaten biliyorum. Bunların Ahmet-Mehmet meselesi (Ahmet, Mehmet X, Y örgütlerinin belirli sorumluluk düzeyindeki yöneticileri olmak üzere… kuruluyordu denklem!) olduğu yönündeki açıklamalarınız da neresinden tutsam elimde kalıyor. Misal bu cinayetler neden ailelerin çocuklarını görmeye, belki geçen görüşte istediği şeyleri de alıp gelecekleri görüş günlerinin önceki gecesine denk getiriliyor; erkek koğuşlarında pazartesi sabahına, kadın koğuşunda çarşamba sabahına cesetler “hazır” ediliyor? Biriniz bana hiç değilse bunu açıklayın ki ben de bunca yıl boşuna çile çekmediğimi seve seve kabul edeyim! Böyle bir çirkefin parçası olan birinin karşı tarafın yaptığı herhangi bir çirkinliği eleştirmeye ne hakkı olabilir?

Bu söylediğim senkronizasyonun Ankara’daki tek istisnası, didiştiğim o davarlara “yönetici olduğu halde iyi insanlardan biri” diye adıyla sanıyla söz ettiğim ve bir süre sonra birlikte radyodan öldürüldüğünü dinlediğimiz Ramis oldu. O görüş sabahına hazır edilmedi, çünkü bizatihi görüş yerinde, görüş kabininin öbür yanında bulunan annesinin ve kız kardeşinin (bir iddiaya göre nişanlısının, ama ben nişanlı olduğunu hiç duymamıştım) gözünün önünde 80 küsur şiş darbesiyle öldürüldü! Yıllarca altlı üstlü ranzalarda yattığı, aynı masada yemek yediği şu devrimci katildeki hınç neyin hıncı acaba? Ulan adam 80 küsür kişiyle ardı ardına tokalaşsa bile bıkar be! Ramis katilinin elinden kurtulamasın diye arkadan kollarını tutansa, başka bir örgütten onlara geçtiği için örgütler arası sorun çıktığında Ramis’in “beni çiğnemeden ona dokunamazsınız” diyerek itilip kakılmasını engellediği adamdı. Böyle “feodal” minnet borçlarının esiri olmadığına göre demek o da gerçek bir devrimciymiş!

Bunları yapan insanlar neyi yapmaz? Benim duyup da “yok canım, devrimciler öyle şey yapmaz” diyebileceğim ne kaldı yeryüzünde?

Ben bunları bileceğim… üstelik… değinmek bile istemiyordum ama… Ankara’da yan koğuş avlusunda battaniyeye sarılıp avluya atılmış bir cesedin başında halay çekilip herkese tatlı dağıtıldığını… şu gözlerle izlemek zorunda kalacağım, sonra gözümle gördüklerimi bir kenara bırakıp gözle görülemeyen bir “gerçek” devrimciliğe inanacağım! E bu da ötelere inanmak değil mi? Görmemek için gözlerimizi kapadığımız olayların normalde uyandırması gereken dehşet derecesi ile tarttığımızda, en büyük dindarlık bizimki olmuyor mu? Zaten imandan ibaret olan bir düşünceden başka bir inanca geçince ben niye tuhaf bir şey yapmış oluyorum?

Hep söylüyorum, benim hapse girdiğim gün devrime olan inancım, bugün Allah’a olan inancımdan çok daha güçlüydü! O da imandı sadece, “bilimsel” bir iman…

Ankara, Bursa ve Afyon’da, “yanılmışım” diyebilmenin hapis yatmaktan daha zor olduğuna koğuşlar dolusu kanıt tanıdım ben. Bu anlattıklarımın belki de fazlasını bilen insanlar şimdi dışarıda, “bedel ödemiş devrimci” kimliklerine sıkı sıkıya sarılarak, “omerta”yı ihlal etmeden, üstelik bir de kendilerini “sıradan” insanlardan daha insan görerek geziyorlar. Kafalarında taşıdıkları kasabada fikir değiştirmek hoş karşılanmadığı için, onlar benim gibi bir “dönek” olmayacaklar…

İşte bunlar ve bir de kenardan benim gibileri alkışlayarak siyasi kimlik sahibi olanlar, şimdi beni döneklikle suçluyor. Benimse bir şeye inanıp da onun en önünde yürümekten kaçındığım, kenardan alkış tuttuğum bir dönemim olmadı hayatımda. Dün ne savunup bugün ne savunmadığım sorgulanacağına, savunup da en önünde yürümediğim bir doğrum olmuş mu hayatımda, o sorgulansa keşke… İşte bu yazıyla da yine en öndeyim. Aslında benden utanması gereken kişiler tarafından lanetlenmeyi, benimle alay edilmesini, bıyık altlarından gülünen biri olmayı göze aldım. Vallahi hiç umurumda değil…

Bu kadar da değil. Yanılmışım diyebilmek, evet bir erdemdir. Ama “vasatın tasallutu” altında her erdem gibi bu da cezasız kalmaz! Başkalarının ağzından çıkacak her özeleştiriyi kendilerine övgü gibi anlamaya, sizin özeleştiriniz üzerinden kendi boktan hayatlarının sağlamasını yapmaya hazır insanlarla dolu cennet vatanımız. Çıktığımdan beri, beni en çok dinledikleri için en çok anladıklarını sandığım kimseler de dâhil, aynı yöntemle kendi hayatına bakmayı akıl edebilen çıkmadı. Ben konuştukça herkes kendisinin ne kadar mükemmel olduğunu gördü! Şu halimle başkalarının yanlışlarından söz etmem ayıptır, ben kendi eteğimdeki çamurdan söz edeyim derken; herkes tertemiz çıktı, bütün ihale bende kaldı…

İNSANİYET DİPLOMASI

Ankara’da koğuşa Ali diye bir doktor arkadaş gelmişti. Doktor olarak değil, tutuklu olarak yani. Bir gün baş başa kaldığımızda kendisine sorduğum bir soruya çok gülmüştü. Demiştim ki, “Ali benim hiçbir sağlık sorunum yok. Bünyem öyle güçlü ki, koğuşa grip girse, beni en son vuruyor. Ama bunun için korkuyorum. Çünkü normalde benim sağlıklı olmam için hiçbir neden yok. Acaba mesela kanser türü hastalıklar sinsi sinsi gelişirken böyle bir iyilik hali yaratırlar mı?”

Ali çok gülünce şakaya vurmuştum, ama aslında ciddiydim.

Ailemin evinden ayrılmamla cezaevine girmem arasında geçen sekiz yılda, bir ay ya da daha fazla kaldığım ev sayısı 32’ydi. Oturup tek tek listesini çıkarmıştım içeri düştükten sonra. Çoğu kendi evim değildi elbet ve çoğu zaman evim olmuyordu zaten. Bir aydan az konuk olduğum evleri de saysam kaç çıkardı, şimdi tahmin bile edemem…

Bu yaşadığım, herkes için zor bir hayat olurdu, ama benim gibi düzen ve titizlik saplantılı “aşırı tipik” bir başak için zor ötesi bir hayattı. Bunun yanı sıra yetersiz uyku, düzensiz beslenme, düzenli sigara vardı hayatımda.

Yakalandığımda 3,5 yıldan beri aranıyor görünüyordum. Mahkemeye sevk edilirken Ankara polisi utanmış olacak ki, İstanbul emniyetinden çıkartmıştı dosyama koyacağı “aranıyordu” yazısını. (Hüseyin Kocadağ imzalıydı, fotokopisi duruyor. Susurluk hatırası!) Oysa İstanbul polisi oradaki evimizi Ankara’nın isteği üzerine basıp beni aramıştı. Ankara, İstanbul ve Besni’de birkaç hafta arandıktan sonra operasyon bitmiş, benim aranıyor durumum da kâğıt üzerinde kalmıştı. Yakalanan bazı kişilerin ifadelerinde adım geçmişti örgütten diye. Ama operasyon bittikten sonra bu artık aktif bir aranma olmadığı için, sadece Siyasal’dan tamamen kopmakla (Siyasal Bilgiler Fakültesi… “Sadece”! Ugh!), bazı yerlere gitmemekle, akşamları “huzur operasyonları” saatlerinde evde olmakla ve başka bazı kurallara dikkat etmekle, kısacası polis kontrolüyle karşılaşmamakla Ankara’da yaşayıp yakalanmamak mümkündü. Ertesi yıl yeniden sınava girip ODTÜ’de öğrenciliğe bile başlamıştım. Ama artık açık kitlesel eylemlere katılıp polisten cop yiyemiyordum ki, alışmış bünye eksikliğini hissediyor!

Belirli bir süre kaçak yaşadıktan sonra yakalanan pek çok insandan duymuşumdur, yakalandıklarında istem dışı bir rahatlama hissettiklerini. Kaçak olmanın, insanın 24 saatini ve her adımını belirleyen, başka bir gerginlikle kıyaslanamayacak bir ruh hali vardır. Ben üstelik sağ yakalanacağımı bile düşünmüyordum, çünkü o birkaç yılda –devletin cinayet işleyebileceği önkabulünü içerdiği için benim politik doğruculuk açısından yanlış bulduğum- “yargısız infaz” tamlamasını yaşam hakkı tartışmaları üzerinden gündelik dile dâhil edecek kadar yoğun bir şekilde “ölü ele geçirmeler” yaşanıyordu İstanbul ve Ankara’da. Ben de kendimi öyle bir sona hazırlamıştım.

Bütün bunları bir araya getirerek demiştim ben “normalde sağlıklı olmam için hiçbir neden yok” diye. Haklıydım da. Ama demek ki vücutça epey sağlammışım ve hırpalanma limitimin dolması için hapisliğimin 6. yılına gelmem gerekiyormuş.

Hapishanenin geceleri, yılları, duvarları, demirleri, tozu, kiri, pası, hatta iğrenç yemekleri yıkamazdı beni; gençliğimi verdiğim, uğrunda canımı bile ortaya koyduğum ideallerin pratikte vardığı noktayı görmek ve daha da önemlisi bu noktanın kaçınılmazlığıyla yüzleşmek yıktı… Ağır üzüntü ve stres kaynaklı, psikosomatik bir rahatsızlık olan, bağırsaklarımdan başlayıp nasıl başardıysa eklemlerimi esir alan bir hastalığa tutuldum. Cezaevinden çıkacağım güne kadar, bazen hastanede, ama genellikle cezaevinde, ikinci katta, revir olarak yapılmış ama revirin taşınmasıyla sadece odaları kalmış o kısımdaki odamda hemen hemen sürekli yatarak tavana ya da televizyona baktım. Ağrılar ve kansızlık sorunum yoğunlaşmamı engellediği için, yılda ancak 3–5 kitap okuyabiliyordum. Nice geceler oldu ki, eklemlerimdeki ağrılara dayanamadığımdan ölmek için sabahlara kadar bağıra bağıra dua ettim. Tek başıma kalıyor olmasam bunu da yapamazdım.

Başıma gelen sadece on yıl kalın ve yüksek duvarların arasında tutulup sonra bırakılmak olsaydı keşke. Hapisliğimin ilk iki yılı örgütlerle yaşadığım sürtüşmelerle, sonraki dört yılı istemeden kendini “bağımsız” bulmuş militan artıklarıyla çatışarak, son dört yılı da kendi bedenimin isyanı ve üst üste gelen başka acılarla geçti. Sadece hapis yatabilenlere imreniyordum bazen. Her sabah, her pazartesi, her ayın ilk günü ve her yılbaşı sayaçlarını sıfırlayabilenlere. Geçmişlerini duvarların dışında unutulmaya terk edenlere. “Duvara çarpınca beyinlerini alçıya aldırmışlar” diye dalga geçtiğim bu insanlarla sorunum temelde belki de onları kıskanmamdı, kim bilir. Onlar gibi olamadım. Ben hep Mehmet’tim; onlarsa önce devrimciydiler, daha sonra eski devrimci oldular! Yalnızca “iyi adam”ı oynadıkları sahneleri hatırladılar. Hep masum, hep mükemmel, hep mutlu kaldılar! Güç bela öğrendikleri o tek dilin dışına çıkamadıkları için, devrim yolunda pilotaj hatasından, alçak X’ten, beceriksiz Y’den, satılmış Z’den başka kusur göremediler. Ama onlar artık bu yolda devam etmeyeceklerdi. Zaten bu millete iyilik yaramazdı. Yalnızca “iyi adam”ı oynadıkları sahneleri hatırladıkları için, kendilerinde kusur diye bula bula özgeciliği buldular. Halkın bundan haberi olmasa da, onlar halk için yeterince fedakârlık yapmışlardı. Artık sadece kendileri için yaşayacaklardı. Bunların çoğu şimdi dışarıda. Gördüğünüz yerde onlardan kaçmanızı tavsiye ederim. Ben öyle yapıyorum şahsen…

Hastalığım tek başıma kalmamı gerektiren bir hastalık değildi. Ama ben artık insanlara katlanamıyordum. Patlamaktan, o sırada kaldığım sekiz kişilik B–3 koğuşundan tatsızlıkla ayrılmaktan korkuyordum. Dışıma patlamasam da içime patlıyordum ki, bu da sağlık durumumu kötüleştiriyordu. Ben, yani çocukluğunda, ilk gençliğinde evde yalnız kalabilmek için anne babasıyla misafirliğe gidin diye kavga eden ben, liseyi bitirip evden ayrıldığımdan beri, 14 yıldır (1985–99) kendimi hızlı, hareketli, heyecanlı ve kalabalık bir hayatın cenderesine sıkıştırmış ve işte artık patlama noktasına gelmiştim. Tahammül eşiğim çok daralmıştı. Biriyle kavga edersem suç kesinlikle bende olacaktı, bunu biliyordum. Hastalığımı bahane ederek yalnız kalmanın yollarını aramaya başladım. Hapishanelerde yeterince hücre vardır ve bunlar sadece hücre cezası alanlar için değil, bunalıp kendi başına kalmak isteyenler için de vardır. Ama kedileri önüne katıp kovalayan dev fareleriyle, burnunun dibindeki tuvaletinle, benim kitaplarımın bile sığmayacağı daracık alanıyla ve ikide bir kendini jiletleyen komşularla birlikte vardır! Müdürle görüştüm. Perhizim olduğundan ve hücrelere tüp verilmediği için (artık hiçbir yere verilmiyor) orada kendi yemeklerimi yapamayacağımdan, öte yandan sağlık durumum dolayısıyla arkadaşlara rahatsızlık verme endişesi taşıdığımdan söz ederek eski revir koğuşundaki odayı koparmayı başardım. Orada havalandırmaya, yani avluya, yani güneşe çıkma imkânı olmadığından, kendi isteğimle orada kaldığıma dair bir şeyler imzalayarak yeni yerime taşındım. Başgardiyan, “burada yaşanmaz. Bir-iki hafta kafanı dinle de geri koğuşuna dönersin” diyordu…

Orada dört yıl kaldım! Dört yıl güneşe çıkmadım. Ama kendimle baş başa kaldığım, içimin koridorlarında gezindiğim, ruhumu neredeyse elimle tutabildiğim o dört yıl, içim hiç olmadığı kadar aydınlandı. Her şeye rağmen, bütün hapishane hayatımın en özgür dönemiydi!

19 Aralık 2000 günü, sabahın erken saatlerinde, aynı anda 20 cezaevine askerler operasyon düzenledi. Bunlar örgütlerin bulunduğu cezaevleriydi. Dolayısıyla Afyon bu cezaevleri arasında yoktu. Ama İstanbul’da, Bayrampaşa Cezaevi’nde yatan kardeşim için endişelenmeye başlamıştım. Daha önce de tek tek cezaevlerinde askerin müdahaleleri sırasında kan dökülmüş, ölen mahkûmlar olmuştu.

Benim yattığım yıllar boyunca, cezaevlerinden kaçabilen bir siyasi olmadı. Yani cezaevlerinin “örgütlerin elinde” olduğu, açık bir yalandı. Orası devletin hapishanesiydi. Elektriğini, suyunu keserek, bir süre bekleyerek bütün mahkûmlar teslim alınabilirdi. Bayrampaşa’da evet, elektrik ve suları kesildi koğuşların, ama sonra çatılardan koğuşlar ve avlular taranmaya başlandı… Askerlerin -televizyonların dediği gibi- havaya ateş ettiklerini umarak, o silah seslerini dinledim ekran karşısında.

Ertesi sabah müdür çağırınca korkarak, kendimi sakinleştirmeye çalışarak gittim. Annem ve kız kardeşim aramış, kardeşim Murat’ın iyi olduğunu, Edirne F Tipi Cezaevi’ne nakledilenler arasında olduğunu söylemişler. Aslında böyle bir uygulama yoktur tabii ama bu olağanüstü bir durum olduğu için müdür bu mesajı bana iletmeyi kabul etmiş. Rahatlamış olarak odama döndüm. Şimdi sayıları verilen ama isimleri daha belli olmayan ölülerin kimler olduğunu merak ediyordum sadece. Akşama doğru açıklanma ihtimali vardı. İnşallah tanıdığım kimse yoktur aralarında diyordum. Günüm tanımadığım bu insanlar için üzülmekle ve kendisine düşman yaratma konusunda bu kadar yetenekli devletimizin her fırsatta düşmanlarının çokluğundan neden yakındığını anlamaya çalışmakla geçti. Erken yediğim akşam yemeğinin ardından Murat’a bir mektup yazmaya başladım, ertesi sabah Edirne F Tipi Cezaevine göndermek için (içeride mektuplar sabah sayımında toplanır.)

Akşamki en erken ana haber bülteni Kanal 6’da Hakan Aygün’ün sunduğu ve 18.30’da başlayacak bültendi. Başladı. İlk haber tabii cezaevi operasyonlarında ölenlerden isimleri belli olanlardı. İçimden, inşallah tanıdığım, üzüleceğim kimse olmaz aralarında, yeni toparlandım, sağlığım hemen geri bozulmasın diyerek televizyonun sesini açtım. Hakan Aygün’ün okuduğu ilk isim olarak Murat Ördekçi’yi duyunca beynimi dolduran bir uğultu oldu, sonrasını ise hatırlamıyorum. Sesim kısılana kadar bağırmışım…

Kendime geldiğimde, kardeşimin adının ilk sırada söylenmesine sevinmeye, buna tutunmaya çalıştım. Öyle bir vahşetti ki yaşanan, kadın mahkûmlar yanıp kömür olmuş, kimlik tespiti için gerekli DNA alınmakta zorlanılmıştı. Kardeşimin adı ilk sırada sayılınca, hiç değilse kolaylıkla teşhis edilebilecek durumdaymış diye kendimi avutmaya çalıyordum.

Bizimkilere de yanlış söylenmiş. Müdür beyi aradıklarında onlar da Murat’ın Edirne’ye götürüldüğünü sanıyorlarmış. Dinlediğim o silah seslerinden biri kardeşimin vücuduna saplanan bir merminin sesiymiş. Bana, daha fazla yıkılmayayım diye “göğsünden tek kurşunla vurulduğunu ve anında öldüğünü” söylediler. Ama öyle değilmiş…

Bu cinayetin İstanbul 2. İdare Mahkemesinin tazminat kararında da yer alan bazı ayrıntıları, sanki bu trajedinin ben nefretimi bu ülkede insan hayatının üzerinde tutulan irili-ufaklı, resmi-gayrı resmi tüm yapay kutsallar arasında eşit dağıtayım diye başıma geldiğini gösterir gibiydi. O güne kadar “herkes öncelikle kendi eteğindeki çamurdan sorumludur” diyerek daha çok kendi hizmet ettiğim saflardaki alçaklıklarla ilgilenmiştim. Kardeşim hapishane avlusunun sebepsiz yere taranması sonucu, koğuşa doğru kaçarken belinden vurulmuş. Koğuşa doğru bir-iki metre sürünüp arkasını getirememiş. Kurşun yağmuru durmadığı için diğer mahkûmlar yardımına gelememiş. Saatlerce can çekişerek ölmüş. Askerler cezaevini “ele geçirdikten” sonra, kardeşimin ölmesinden hemen önce ya da hemen sonraki kısa bir zaman dilimi içerisinde yarasının bıçakla kesilip genişletildiği devletin Adli Tıp kurumunun resmî otopsi raporunda yer alıyordu. Gazetelerde de çıktı…

Benim bugün politika ile aramdaki tek trafiğe açık köprü, uyduruk kutsallara, naylon tanrılara duyduğum nefret. Bu köprü hep düşünsel düzeyde kalacak. Murat’ın ölümünden çok önce, ta Bursa Cezaevindeyken, “artık hayata şahit değil müşahit olacağım” diye başlayan defterin sayfalarında kendi kendime söz verdiğim gibi, bir daha oralara düşersem bu sadece yazdıklarım yüzünden olacak. Yine o günlerde aldığım, yürürlükteki ya da müstakbel ya da muhayyel hiçbir İKTİDAR için kılımı kıpırdatmama; hep azınlıkta olandan, zayıftan, güçsüz olandan, ezilenden, horlanandan, dışlanandan yana olma; dündeki, gündeki ya da gelecekteki hiçbir büyük gücün, hiçbir çoğunluğun günahlarına ortak olmama kararlarım da elbette geçerli. Ne mutlu ki, her anlamda bu ülkenin çoğunluğu arasında yaratılmışım. Benden nefret edenlerin “zaten” kelimesiyle başlayıp kendilerini rahatlatabilecekleri bir toplumsal/tarihsel/dinsel/etnik aidiyetim yok. Başka hiçbir sonuç alamasam da, duruşumla birilerinin vicdanlarını tırmalama şansım var…

Sabah iyi haberini aldığım kardeşime mektup yazarken, televizyondan onun ölenler arasında olduğunu duyduğum o odada, o acı birkaç hafta içinde hücrelerime kadar sindi. Bu kaybımdan sadece birkaç ay sonra, eşim benden ayrılmak istedi. “Normal” insan tepkileri göstersem, “o zaten şöyleydi, zaten böyleydi” diye bağırıp çağırsam daha kolay atlatırdım. Ama kendi kendime “iki yıl daha beklemediğini değil, sekiz yıl beklediğini görmek yakışır sana” dediğim ve arkasından tek kötü söz etmeden o odada onun da yasını efendice tuttuğum için sağlığım daha çok bozuldu. Zülfü Livaneli’nin bestelediği haliyle tanıdık gelebilecek Çankırı Hapishanesinden Mektuplar şiirinde Piraye’sine “Saat dört/ yoksun/ Saat beş/ yok/ Altı, yedi,/ ertesi gün, daha ertesi/ve belki/ kim bilir..” diyen Nazım’ı en iyi anladığım yerde ben “yıl 2001, yoksun… 2002, yok… 2003, yok…”un ne olduğunu yaşadım.

Bu kadar acının beni “çürüttüğü” GATA’da belgelendiği için askerlik yapmadım işte, bana öyle bir yararı oldu. Bu “çürük” raporuna da, öncesinde başka hastanelerden aldığım ağır üzüntü kaynaklı bedensel hastalık raporlarıma da ben “insaniyet diploması” diyorum. Diyalektik ve tarihsel materyalizm programı yüklenmiş bir bilgisayar gibi ruhsuz, üstelik bir de kalaşnikov efektleriyle konuşarak girdiğim cezaevinden bu diplomalarla çıktım! Devrimci işkencecileri… hem devletin hem örgütlerin lanetiyle bu dünyadan gitmiş, bambaşka bir gelecek kuracaklarını söyleyen gerçek devrimciler tarafından şişlenerek, boğularak, boğazı kesilerek öldürülmüş diğer devrimcileri gömdüğüm Meçhul Militan Anıtı’nın soğuk taşını… iç organlarımda yara açacak yoğunluktaki hüznümü… kendimi bildim bileli benimle olan melankoliyi ve gözyaşlarımı satır aralarında sadece benim görebildiğim bu diplomalar, kalaşnikov efektleriyle konuşurken de aslında iç’imin çok derin olduğunun belgesi!

26 yaşında “gerçek hayat”tan kopup 36 yaşında ona geri döneceğini bilmenin, hayatın ikinci yarısına kendini bilinçle hazırlayabilmek gibi iyi yanları da var. Hele bir de benim gibi bağrı mezarlık olmuşsa kişinin, bazı ilkel duyguların anlamsızlığını, pek çok itişme ve çekişmelerin önemsizliğini görmesi daha kolay oluyor. Hayatımın ikinci yarısına kendimi hapishanedeki odamda hazırlarken, oradaki son bir ayım içerisinde, çok önceden planladığım gibi, o duvarlar arasındaki tüm düşmanlıklarımı imgelemimde teker teker bitirdim. Herkesi değil, ama benim şahsen sorun yaşadığım, egomun sürtüştüğü, çatıştığı, dolayısıyla zaten hakkında hükme varırken adil ve yansız olmama ihtimalim bulunan herkesi tek tek çağırıp hayalimde hem affettim, hem ondan özür diledim. Oradan hafiflemiş olarak çıktım. Kin asit gibidir; onu duyduğunuz kişiden çok onu içinde taşıyan sizi eriten bir asit gibi. Ben bu ikinci hayatımda en azından kişilere karşı bu duyguyu içimde barındırmamaya gayret ediyorum. İçimdeki Kötü Arkadaş (İka) bu işe çok bozuluyor!

Orada, imgelemimde barıştığım kişilerden sadece biri beni çok zorladı. Hatırladıkça bugün bile hâlâ bunları gerçekten ben mi yaşadım, yoksa bir filmde mi izledim diye tereddüt edebildiğim olaylardan birinin asıl kahramanıydı o. Bir eski PKK’lı vardı, dosyasında çoğu yine PKK militanı 36 ölü bulunan. Herif cellâtmış zaten örgütteyken de. Ben görüş yerinde annem ve babamla konuşurken, elinde maket bıçağı ile birkaç metre yanıma kadar gelmiş, ama kararsız kaldığı için bir başka siyasi tarafından fark edilmiş ölümüm! Maket bıçağıyla bir insan nasıl öldürülür? Arkadan hareket edemeyeceği şekilde sıkıca tutarsın kollarını, sonra boğazını ve boynundaki damarları kesersin! Karşıda annen baban bir şey yapamadan izler, çünkü arada cam ve parmaklık vardır. İşte böyle bir ölüm bana birkaç metre kadar yaklaştı. Ama benim affedemediğim, beni öldürmeye gelen o kişi değil. Onu kolay affettim. Ancak onun mesela karısına da sövmüş olduğunu bile bile, sırf kışkırtılıp kullanılabilecek yapıda biri olduğunu bildiği için, bana karşı doldurmak üzere o adamı kendi koğuşuna alıp haftalarca bana karşı “işleyen” kişiyi affedemiyordum. Psikopatlar illa kendi elleriyle cinayet işleyecek diye bir şey yok ki. Kendi kavgasını kendisi yapamayacak kadar korkak böyle insanlar da psikopat olabiliyor. Ayrıca psikopatlık zaten illa cinayet işlemekle olmaz da, konumuz bu değil. Hapisten çıktıktan sonra Türkiye’de devrim yapabilmek için Hollanda’ya kaçan (bayılırım böyleleriyle dalga geçmeye), devrimci mücadelenin sorunları ve neden daha radikal olmamız gerektiği konularında oralardan yazdıklarını internetten “beğenerek izlediğim” bu kişiyi kim bilir kaçıncı denememde, ancak ona bir konuda teşekkürümü ifade etme kılıfı altında affedebilmiştim. Çünkü kendisi üniversite yıllarında yaşadığı bir ruh çağırma deneyimini benim de bulunduğum bir ortamda anlatmakla, öyle bir niyeti olmasa da, içimde sonsuzluk yolculuğumun bilincine varmamla sonuçlanacak bir sorgulamanın kıvılcımını çakan kişiydi!..

Evet, ta kendisi… Ona karşı hissettiğim nefreti ancak anlattığı o anıya bir şükran ifadesi olarak atabildim içimden. Onu sevmem imkânsız. Alay da edebilirim. Ama nefret etmiyorum, eminim. Bu öyle bir hayat ki, AEY bile boşuna yaratılmış ve/ya da ben ondan nefret edeyim diye karşıma çıkmış olamaz! Bilim bir gün AEY’leri de açıklayacak mı bilmem, ben şimdiden bu kadarını açıklayabiliyorum…

Az kaldı, bitiyor. Ünlü biri değilim. Ama olur ya, benim için “içeride kafayı yedi” gibi şeyler dendiğini duyan varsa aranızda, bilsin ki ol hikâyat işte bundan ibarettir. Bu yazı bir şikâyetname değil. Allah mıdır adı, evren mi, Çalap mı, Tengri mi, Tanrı mı, God ya da Gott mu, Ulu Manitu mu, “Bir” mi, “Tek” mi, her ne ise işte, O’nun bana yaşattığı ve yaşatacağı hiçbir şeyden şikâyetim olamaz zaten. Ben bu yazıyı yazan ben’den memnunum ve bu ben’i bütün bu yaşadıklarıma borçlu olduğumun farkındayım. Son nefesle mezun olunan bir okuldayız hepimiz. Benim de bu hayatta O’nun bana bıraktığı sınırlar dâhilinde rolümü İYİ oynamaktan, ruhumu bir sonraki durağa hazırlayacak sınavları geçmekten başka amacım yok.

Hatta diyorum ki, belki bu okuduğunuz da sadece bir yazılı kâğıdıdır!

Reklamlar

Information

This entry was posted on 11 Ocak 2007 by in başka yazılarım, derKi yazıları.

Nüfus cüzdan sureti, ikâmetgâh ilmuhaberi, vesikalık fotoğraf

_________________
Mehmet Ördekçi,
Posta Kutusu: 25,
Sefaköy - İstanbul
_________________

İsteğim üzerine on yıllık hapisliğimin dokuz yılında her ay aksatmadan bana ücretsiz dergi gönderen Birikim'cilere sevgi ve saygılarımla...

Birikim Sayı: 271 / Kasım 2011

Geçen Ayın Birikimi

3-8 Wall Street'ten Huzur Sokağı'na: İşgal ve Direniş Günleri
Dilek Zaptçıoğlu

Kapak: SİLAH/LA MÜCADELE
9-10 Sunuş

11-17 Modern/Reel Sosyalizmin Elan Vital'i
Ömer Laçiner

18-23 Devrimci İlahiyat'ın Işığında Şiddet
Ahmet İnsel

24-26 Devrimci İlahiyat
Sergei Neçayev

27-38 Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine
Emin Alper

39-47 RAF: Yanlış yol, doğru rota
Kıvanç Koçak

48-58 Merih Cemal Taymaz ile Söyleşi: Türkiye'de Sol ve Silahlı Mücadele Bir Muhasebe

59-62 Arjantin'de Silahlı Mücadelenin Yenilgi ve Muhasebe Deneyimi
Aykan Sever

63-69 Laurence McKeown'la IRA ve İrlanda'da Barış Süreci Üzerine: "Duygusal Olmamayı Başarabilmek..."

Nasıl Bir Sol?
70-81 Tanınma Siyasetleri ve Sol
Ferdan Ergut

"Kürt Sorunu"
82-88 Dağ Kavminden Sokak Halkına Kürtler: Ev, Sokak ve Hapishane Arasında
Derviş Aydın Akkoç

Arap Baharı ve Suriye
89-96 Suriye'de Halk Ayaklanması, Siyaset ve Toplum
Seda Altuğ

In memoriam

"Elindeki tek alet çekiç olana bütün sorunlar çivi gibi görünür"müş (Abraham H. Maslow); peki elindeki tek alet silah olana?

Murat Ördekçi
(14 Ocak 1972-19 Aralık 2000)


MURAT’IN ANISI NEKROFİLLERİN* MALI DEĞİL!

(Kasım 2006'da açtığım ilk blogumun ilk yazısı)

Ceset Ticareti Anonim Zihniyeti'nin çeşitli internet sitelerinde kardeşim Mahmut Murat Ördekçi hakkında yazdıklarını ciddiye almayınız. Kötü bir niyetleri yok! İnsanları ölmeye (ve öldürmeye) davet eden her fanatizmin daha önce bu daveti kabul etmiş ölüleri mitleştirmeye ihtiyacı vardır.

Yedi yıldır cezaevinde olan Murat, kitap sayfalarında durduğu gibi durmayan devrim serabının hakikî ve somut duvarına çarpmıştı ve öldüğünde devrimci bile değildi. Bunu bile bile, şimdi onun cesedinden psikopat bir heykel yontmaya çalışıyorlar. Yıllarca koğuşta "misafir ağırlama sorumlusu" adı altında garsonluk yaptırdıkları kardeşim meğer "büyük komutan Murat yoldaş"mış! O kadar "proleter"miş ki bu Murat yoldaş, "yol yapım işlerinden şoförlüğe, çelik-pres işçiliğine kadar pek çok işte" çalışmış, bizden gizli! Oysa biz benimle birlikte eniştemizin elektrik malzemeleri üreten atölyesinde ve bir de Nişantaşı'ndaki Motta Pastanesi'nde çalıştığını biliyorduk. Sonradan içeride başına yönetici olan yiğitler şubede bülbül kesilip adını verdiği için 21'inde kaçak, 22'sinden itibaren mahpustu zaten; 18'ine kadar da öğrenciydi...

Örgüt yöneticilerinden ve kaşar yoldaşlardan tiksindiği, içindeki insan sevgisini ancak hep yeni gelen gençlerle ahbaplık ederek koruyabildiği o koğuşta sık sık içine çöreklenen karamsarlığı kovsun diye kaç mektup dolusu dil döktüğümü unuttuğum kardeşim, meğer 7 gün 24 saat devrimi ve partisini düşünen bir otomatmış! Ölürken bile yoldaşlarını soruyormuş. Oysa bana insandan çok hayvan görebileceği ıssız bir çiftlikte yaşamayı hayal ettiğini yazarken, insan diye koğuşundakilere göndermede bulunuyordu. Bana ve anneme yazdığı bütün mektuplar duruyor, gerekirse burada kendi el yazısıyla, fotoğraf formatında yayınlarım.

Murat'ı yaşama bağlayan, ölümünden iki yıl önce, kendi adını taşıyan yeğeninin dünyaya gelmesi oldu. Başta annesi ve yeğeni olmak üzere, ailesi dışında kimseyi düşünmezdi. Bunu onlar benden daha iyi biliyorlar aslında ama devrim için her şey mübah; adam ölmüş, parlatıp kullanmak lazım! Devrimci menkıbe yazarı, fedakâr "muhalif koyunlar" yetiştirmek için yazdığından, Murat'ı okuyucuya ideal bir "serdengeçti" olarak gösterme gayretiyle uçtukça uçmuş! Bu boku ben yemedim mi zamanında, yedim. Bile bile yalan söylemedim, ama bana iki laf söylendiyse ölmüş biri hakkında, kuşku duymadan, sorgulamadan o iki lafı süslü on iki laf yapıp yazdım. Şimdi buraya bu notu yazıyor olmam da "insan talihinin zalim imkânları"ndan (Tanpınar) olmalı.

Murat'ın devrimci olmadığını vurgulamak, arabesk bir masumiyet propagandası olarak anlaşılabilecek bir şey olduğu gibi, onun katillerinin dört duvar arasındaki silahsız bir insanı tarayarak öldürmeye sanki o insan devrimciyse hakları varmış anlamına gelebileceği için, "politik doğruculuk" açısından, bundan söz etmek istemiyordum. Ama normalde benzerlerini anlatılan benim kardeşim olduğu halde -rastladıkça- başlıklarına bakıp okumadan geçtiğim bir yazıyı okuyup kardeşimi orada tanınmaz halde görünce kendimi tutamadım; pişman değilim. Murat'ın anısı onların yeni Murat'lar tavlayabilmek için tepe tepe kullanabilecekleri "malları" değil!

Blogumda onunla ilgili sayfalar arttıkça, Murat'ın bir afiş değil, tıpkı devletin ve devrimcilerin katlettiği diğer on binlerce insan gibi, birilerinin oğlu ve kardeşi, ve de toprak altında yatan genç bir ölü olduğu görülecek. Ama önceliğimin oğullarının ölümünden sonra artık çok daha yaşlı insanlar olan annemin ve babamın hoşuna gidecek, onların gözünü dolduracak (gözüne görünecek anlamında) şeylerde olduğunu belirteyim hemen. Okuması kıt bu insanlar için Murat hakkında yazılan hangi saçmalığın onun hangi mektubuyla ya da görüş yerinde başbaşa kalabildikleri nadir zamanlarda söylediği hangi sözlerle çürütülebildiğinin bir önemi yok. Ve ayrıca zaten bu blogun konuları ve hedef kitlesi arasında, 21. yüzyılın sadece asayiş tarihinde sadece kanlı bir dipnot olmaya yazgılı "Türkiye devrimci hareketi" de bulunmuyor. Polemik meraklıları bu notla yetinip bir daha bu bloga uğramayabilirler...

*Nekrofili, ölü sevicilik demek. Ölülere tecavüz eden insan görünümlü yaratıkların sapkınlığı. Ama ben Erich Fromm'un psikiyatrist gözüyle totaliter fanatik ideolojilere bakarken kullandığı anlamıyla kullanıyorum. Yazdıklarımdan da görülebileceği gibi, onlar da ölmüşlere başka anlamda bayılıyorlar.

%d blogcu bunu beğendi: