Mehmet Ördekçi'nin blogu

Özünde iyi bir blog…

Kedisiz Bir Adamın Kedili Tarihi

Mayıs 2007’de derKi’nin 22. sayısında yayınlanan yazım…

İnsan herhangi bir konuda önündeki iki seçenek arasında çok fazla bocalıyorsa, aklının elediği seçenekte kalmaması için ya ikisini birden seçmeli, ya da bu mümkün değilse ikisini de bırakıp üçüncü bir seçeneğe yönelmeli. derKi yazarlarından Şiyma Aksekili’nin kedisi Soumise, iki yazı konusu arasında seçim yapamadığım bir sırada karşıma çıktı. Hatıralar denizimin buzlu sularında geçmişe doğru bana yaptırdığı yolculuktan, kafamda üçüncü seçenekle döndüm!

Kedim yok, maalesef. Yeğenim Muratcan gündüzleri okul dışı zamanlarını çoğunlukla bu evde geçirdiği, ve tüyleri dökülen bir hayvanın onun sağlığına zarar verebileceğinden korkan annem evde kedi istemediği için yok.

Genelde hayvanları, özelde kedileri -ve özellikle kedileri- hep sevdim. Ama onlarla bu kadar çok hatıram olduğunu Şiyma’nın Soumise’i ile tanışana ve bu yazıyı yazmaya niyetlenene kadar bilmiyordum. Buzların altında kalmışlar, unutmuşum. “Zaten daha kısa yazmalıyım deyip durmuyor muydun? Al sana kısa yazabileceğin bir konu!” diye notlarını almaya başladığım bu konuda meğer neler varmış içimde, geçmişimde! Ne çok kedim olmuş, ne çok kedili kitap ve yazı okumuşum. Kısa yazabilmek için, önümde duran notlardan hangilerini alsam, hangilerini atsam diye ayıklama yapıyorum. Kedilerle entelektüellerin ilişkileri konusunda defterlerimde birikmiş notlarımı önümüzdeki sayılardan birinde ayrı yazı yapmaya karar verdim de biraz rahatladım…

Bu yazıyı yazmaya niyetlendiğimde anladığım bir şey de, her ne kadar ben metrelerce uzunluktaki o Sonsuzluğa Açılan Koğuş yazımı “o konulara” da artık bir nokta koymak ümidiyle yazmış olsam da, “o konular”ın benden uzak durmayacağı! Kendilerine sınıfsal konumu, muhiti ve yaşam standartları yönünden hiç benzemeyen “sosyetik” bir kedinin yarattığı çağrışım kıvılcımlarıyla uzaklardan ve eskilerden gelen kedilerin bile çoğu patileriyle bana “o konular”ı getirdiler… Dilerim “o konular” okurlarda sülalem erkeklerinin askerlik hatıralarının bende uyandırdığı türden bir bıkkınlık yaratmadan ben de ”normal” bir yazar olurum!

Kedilerle ilgili ilk net hatıram, sokakta bulup eve getirdiğim bir yavru kediyi annemin kabul etmemesi üzerine kızıp onunla birlikte evi terk etmemdi. Herhalde dört-beş yaşlarındaydım. Kedimle birlikte kendime bir yaşam kurmaya karar verdim. Evimizden beş yüz metre kadar uzaktaki su deposunun duvarının dibinde taşlardan bir yuva yaptım. Gerçi benim sadece kafam ve omuzlarım sığıyordu ama olsun, ben artık kedimle birlikte orada yaşayacaktım. Onu yuvamıza koydum. Ben de kafamı sokup uykuya daldım. Uyandığımda hava kararmıştı. Korku içinde, kedimi orada bırakıp eve doğru koşmaya başladım… Hatırladığım kısmı bu kadar.

İlk net hatıram bu olmakla birlikte, daha da küçük yaşlarımdayken tanıdığım ilk kedi, anneannemin evinde doğup on yıl sonra yine orada ölen bembeyaz tüylü Yumak olmalı. Öyle akıllı ve terbiyeli bir kediydi ki Yumak, aç bile olsa kendisine verilmeyen bir şeyi yemezdi. Kurban bayramında kurban etini beklediğini, kendisi dokunmak bir yana, başka kedilere karşı da etlere muhafızlık yaptığını, sadece anneannemin yemesi için önüne koyduğu parçaları yediğini hatırlarım.

Hep kedilerle arama girmesi yanıltıcı olmasın, annem kedi sevmeyen biri değil. Ama çoğu insan gibi, kedi beslemek için rasyonel bir gerekçeye ihtiyaç duyan biri. Bizim evlerimizde genellikle kedi olurdu, çünkü fare olurdu! Kedilerin ormanlardan çıkıp hayatımızın bir parçası olması da böyle bir pragmatizmin sonucu değil mi zaten: Antik Mısır’da insanların Nil’in kenarına yerleşip tarımla uğraşmaya başlamasıyla gelişen tahıl üretiminin ve üretilen tahılın depolanmasının hızlı çoğalan fareleri ciddi bir sorun haline getirmesi yüzünden, onları avlayarak bir denge sağlayan kediler insanların sevgisini kazanmış. Bu yakınlık kedilerin evcilleştirilmesiyle… pardon, pardon… bu asil ve mağrur yaratıkların lütfedip evcilleşmeleriyle sonuçlanmış…

Tom Jerry’yi onlarca yıldır kovalıyor, yakalayıp elinden kaçırıyor; ama gerçek hayatta kediler fareleri öldürür. Bundan dolayı fareler kedi yaşayan yerlere yaklaşmamayı tercih eder. Zaten kediler genellikle bunun için beslenir. Eski Mısırlılar kedi sevgisini abartıp ona tapınmaya başladıklarından, sonraki dönemlerde kedilere iyi gözle bakılmadı. Ortaçağ Avrupa’sında kedi popülasyonunun yüzde doksanının insanlar tarafından yok edildiği söylenir. Birçok ülkenin nüfusunu düşüren, milyonlarca kurban alan büyük veba salgınlarının bir tür fare biti ile yayıldığı fark edilene kadar da bu kedi öldürme çılgınlığı devam etti.

Sadece beni değil, diğer aile bireylerini de en çok etkileyen kedimiz de, 1980’lerin sonlarında, Fındıkzade’de faresi bol bir bodrum kat dairesinde oturduğumuz evde bizimle beş-altı ay geçiren, adını hatırlamadığım kediydi. Ürkütücü bir zekâsı, o kedi bedeninin içinde sanki bir insan bilinci taşıyor gibi davranışları vardı. Daha birkaç aylıkken bizi gözlemleyip taklit ederek kapıların kollarını indirip açmak suretiyle odalar arasında istediği gibi geziyor, buzdolabının kapağını açıp kapatıyor, bizimle aynı tuvaleti kullanıyordu. Bize arkadan yaklaşıp patisiyle vurup kaçarak bir yere saklanır, kendisini bulmamızı beklerdi. Ama kafasını saklamakla saklandığını zanneder, kuyruğunun açıkta kaldığını fark etmezdi. (Zeki dediysek, o kadar da değil yani!)

Bir ara kedimizin yemek yeme şeklinin değiştiğini fark ettik. Önüne ne koysak içeriye, benim odamdaki somyanın altına götürmeye başladı. Orada yiyor zannettik. Ama takip ettiğimde o somyanın altında karnı yere değen, hamile bir kedi buldum. Küçük kedimiz yemeğini götürüp o hamile kedinin önüne bırakıyordu. Dışarıdan doğumu yaklaşmış, hasta ve bakıma muhtaç o hamile kediyi bizim eve getirmiş, ona bakıyordu! Yemiyor, yediriyordu. Bunu anlattığımız kimse inanmadı…

Sırlarını hâlâ çözemediğim bu zeki, çevik ve üstelik sağlam ahlak ve karakter sahibi kedi bizim evde doğdu, ama büyüdükçe bizim eve sığamaz oldu. Orası ona dar geldi. Küçük yaşına rağmen civardaki kedilerin lideri gibi bir şeydi. Hemen her gün çıkar, Fındıkzade’yi teftiş edip dönerdi! Bir gün çıktı ve bir daha gelmedi…

Öğrencilik dolayısıyla Ankara’da yaşamaya başladıktan sonra, ailemin evinden farklı olarak, farelerin mecbur bıraktığı bir kullanma ilişkisinin ötesinde, sadece sevmek için kedi besleme imkânı buldum. Ama yeni bakış açılarına hayli açık olduğum o gençlik yıllarımda, beni her türlü yeni bakış açısına kapatan yeni bir bakış açısını benimsemiş ve daraldıkça daralmıştım. Her geçen gün çevrem biraz daha tek tipleşirken, hayatım biraz daha hareketleniyordu. Bu kadar hareketlilik içinde deşifre olmamak, polisle bir şekilde karşılaşmamak imkânsız olduğundan, gün geldi polisin ve istihbaratın tanıdığı bir insan da oldum. Hayatım daha da hareketlendi. Yürüttüğüm mücadelenin getirdiği düzensiz, plansız, programsız yaşama zorunluluğu ve beni zaten hiç terk etmeyen parasızlık da polisiye durumlarla birleşince, ben genellikle başkalarının evinde yaşayan biri oldum. Belki de bundan dolayı, kedilerle “şahsî” ilişkilere girmedim. Hiçbir kediye bağlanmadım. Sadece sevdim onları. Özellikle yavru kedileri…

”Ben çok kedililiği ve kedilerle kısa süreli ilişkileri benimsiyorum” diyordum. Sokaktan alıp iyileştirdikten sonra sahiplendirdiğim ya da zorunluluktan tekrar sokağa bıraktığım pek çok zayıf, hasta yavru kedi oldu. Çok önemli bir randevuya, eyleme vs. gidiyor bile olsam, sokakta aç, ağlayan bir kedi görüp de umursamadığım olmamıştır. İlgilenmezsem aklım onda kalırdı. Evinde kaldığım insanların sokaktan topladığım kedilere de yardım yataklık yapmalarını isteyemeyeceğimden her kediyi alıp götüremezdim elbet. Ama en azından bir kutu süt alır, kapağını kesip önüne koyar, yoluma öyle devam ederdim…

1990 yılının ilk günlerinde, ilk kez gözaltına alındım. Yüzüncü Yıl semtindeki bir öğrenci evinden dört arkadaştık. Dışarıdan çok saygın bir görünümü olan resmî binanın yerin dibindeki -dışarıdan garaj zannedilen- kısmı işkencehane olarak kullanılıyordu. Aynı günlerde yasadışı sol bir örgütün yasal alanda kadın örgütlenmesi çalışmasını yürüten derneğine de baskın yapılmıştı. O sırada orada “usulünce sorgulanan”ların çoğu kadındı. İşkence görenlerin çığlıklarını duymak da işkenceye dâhildir. Erbabı bunu bilir, ve uygular! Ama orada beni çıldırtan başka bir şey daha oldu. Orada neden bulundurulduğunu bilmediğim (belki farelere karşı?) azman bir kedi vardı. Bu hayvan özellikle geceleri sabaha karşı, yani belki birkaç saat uyuma fırsatı bulabileceğim kısıtlı zamanda, sanki işkencedeki kadınların seslerini taklit eder gibi öyle sesler çıkarıyordu ki, sağır olmayı diliyordum! Ama sağır değildim ve elimde olmadan kulak kesiliyordum: Kedi sesi… yok… kızlardan birine yine işkenceye başladılar… yok yok kedi… yok ya kadın sesi… Tek başıma tutulduğum kapkaranlık hücrede uyur-uyanık bu düşüncelerle boğuşuyordum.

Tuvalete çıkarıldığım zaman yerlerdeki kanları yalarken de gördüğüm bu kedi, sağlıklı düşünmemin imkânsız olduğu o halimle gözümde bir kurbana, bir işkenceciye, bir kurbana, bir işkenceciye, bir kurbana, bir işkenceciye… dönüşüyordu. Ama orada geçirdiğim iki hafta bile kedilere olan sevgimi zedelemedi. İşkence gören kadınların çığlıklarıyla karıştırdığım o garip ses bugün olmuş hala kulaklarımda. Tıpkı gözlerimdeki bağın gevşemesiyle sadece birkaç saniye gördüğüm bir işkenceciyi bunca yıla rağmen hâlâ bütün ayrıntılarıyla gözümde canlandırabiliyor olmam gibi. Bilimsel açıklaması nedir bilmem, orada duyular çok daha keskin oluyor…

Bizimki nispeten küçük bir örgüttü. Ankara’da bu örgüt adına faaliyet gösteren ilk kişi de bendim. Bunun anlamı, eylemler, toplantılar, randevular arasında koşturup durmaktı. Ama “çelik adımlarla yürü”düğüm yolun sonunda “doğacak güneşi görü”yor olmaktan, hazırladığım ve hazırlandığım “son kanlı kavga”nın akabinde doğacak bu “güneş”ten (“dağları aşıyor, bak yakınlaşıyor”) aldığım enerjiden olsa gerek, hiç yorulmuyordum (tırnak içi alıntılar Avusturya İşçi Marşı’ndan.) Mesela otobüste oturacak yer olsa bile ayakta yolculuk ettiğim çok oluyordu. Bütün insanlığın gelecek kuşaklarının kaderini etkileyecek bir faaliyet içinde olduğunuza ikna olmanın getirdiği bir motivasyon. Her büyük savaşa “bu artık son savaş, onları yeneceğiz ve tüm savaşlar bitecek” diye ikna edilmiş insanlar, bunu o zaman bilmiyordum. Bütün insanlığın nihaî kurtuluşunda (bu anlamdaki “kurtuluş”un dinsel bir kavram olduğunu da o zaman fark edemiyordum) bir figüran olsam yeter diye gecemi gündüzüme kattım. Hep söylerim, o kadar çabayı zengin olmak için göstersem herhalde şimdi yüz binlerce dolarım olurdu; akademik alanda göstersem herhalde şimdi profesörlüğe hazırlanıyor olurdum, diye. “Ben” olmak bana yetiyor gerçi, ama diğer anlamda hiçbir halt olamadım işte. Bizim örgütse benim başlattığım o çalışmalarla, sonradan belki benden daha yetenekli insanların da omuz vermeye başlamasıyla tutunmayı başardı başkentte. Her ne kadar bu uğursuz eserimle gurur duyamasam da, yıllar sonra Ankara’da o örgütün imzasını taşıyan bir faaliyet duyduğumda bunun benim o günlerimin sonucu olduğunu bilmenin tuhaf karmaşasını yaşadım. Neyse, bu muhabbetinin sonu gelmez; ben yazımla ilgili yere bağlayayım sözü: İşte, ben bu aşırı gaza gelmiş halimle koşturdukça yeni yeni insanlar aramıza katılıp omzumdaki yükü azalttı. Yüküm azaldıkça ben de yavaş yavaş rahata erdim. Rahata erdikçe düzenli bir ev hayatım oldu. Ve elbette kedilerim…

1992–93 yıllarında Lalegül SSK bloklarında tuttuğum, arkasında MİT genel merkezi, sağ tarafında Ankara İl Jandarma Komutanlığı, karşısında Polis Koleji ve polis lojmanları, sol tarafında Atatürk Orman Çiftliği bulunan hayli “güvenlikli” küçük daire hem benim kişisel konutum, hem de il komitesinin haftalık toplantılarını yaptığımız yerdi. Tabii ayrıca Ankara’daki tüm “malzemelerin” ve arşivin bulunduğu yerdi bir de. Komşularım beni İstanbullu iyi halli bir ailenin ODTÜ’de işletme okuyan (aslında felsefe bölümündeyim) oğlu zannediyordu. Kâğıt üzerinde aranır durumda olduğum için, okulda da Ankara’daki kitlesel eylemlerde de zaten perde gerisindeydim. İl komitesinin benim dışımdaki iki üyesini bile otobüs durağından evin içine girene kadar sürekli yere baktıkları için onları hangi otobüse bindirdiğimi, hangi yöne gittiklerini görmeden, kendim getirir ve götürürdüm. Böyle dikkatli yaşayınca, o ev kısa zamanda deşifre olmadı. İşte bir yıldan daha uzun süre kalabildiğim tek yer olan bu ev benim aynı zamanda “ağız tadıyla” kedi beslediğim bir ev oldu. Balkondaki çiçeklerimi, kedilerimi, öyle bir evde okuduğum bazı kitapları hatırladıkça, benim “dönek” olacağım o zamandan belliymiş diyorum!

SSK bloklarındaki ilk kedim, gecenin bir vakti çığlıklarını duyarak dördüncü kattan inip apartmanın dibinde yağmurdan ıslanmış halde bulup evime çıkardığım, daha gözleri yeni açılmış bir yavruydu. Annesini gündüz de aradım, bulamadım. Hastaydı da kedicik. Onu süte batırdığım pamukla ağzına süt damlatarak besledim. Bir haftada iyileşti, güzelleşti, canlandı, gürbüzleşti. Ama annesini yeterince ememeyen bu yavru beni annesi olarak mı görmeye başladı nedir, ben ne zaman uyumak ya da dinlenmek üzere uzansam, gelip tişörtümün üzerinden koltuk altımı emmeye başlardı! Kafasını oraya sokarak hissettiği sıcaklık mı hoşuna gidiyordu, yoksa ter kokusu ya da tadı mı, bilmiyorum; ama yavrucuğum benim koltuk altımı emerken zevkten sarhoş gibi oluyor, gözleri baygınlaşıyor, sonra da uyuyup kalıyordu. Hatta bazen uyuduktan sonra da biraz emmeye devam ediyordu.

Birkaç ay sonra benzer bir halde bulup eve getirdiğim bir başka kediciği benimsemedi. Kıskandı. Gördüğü yerde ona saldırdı. Bütün alıştırma, barıştırma çabalarım boşa çıktı. Yeni gelen de hastaydı. Sokağa atamazdım. İkisini ayrı odalarda tutmak zorunda kaldım. Ama bir sorun daha vardı: Komşularımın arada bir bana uğrayan kuzenim zannettiği, ama yakalanıp hapse girdiğimde dışarıdan gelip başgardiyanlık odasında benimle nikâhlanacak olan kız kediler yüzünden eve giremiyordu. Kedilerden korkuyordu. Sanki bunu bilir gibi, kedim de o her geldiğinde ona sataşır, kovalar, korkuturdu. O geldiğinde kediyi diğer odaya kapatırdım. Ama artık iki odada da kedi bulunduğundan, eve giremez oldu. Gerçi onu kedilerle barıştırma çabalarım vardı, ama henüz başarılı olamamıştım. (Sonra oldum: Benim ısrarımla, parmağının ucuyla, çekine çekine dokunduğu kedileri kucağında sevebilecek noktaya geldi yıllar içinde…)

İkisini bir arada yaşatamayacağımı anlayınca sağlıklı ve saldırgan olan önceki kedime bir yer aradım ve buldum. Yeni evine götürüp bıraktım. Bu iş hoşuma gitti. Tek bir kediyle içli dışlı olmak, onu prens ya da prenses gibi yaşatmak yerine, kendimi somut, müşahhas bir kediyi değil, önüne çıkan tüm muhtaç kedileri koruyan, iyileştiren, sonra onlara ev bulan biri gibi görmek yani. Bunu evsiz olduğum dönemlerin zorunlu hali olmaktan çıkarıp kendime misyon edindim. Alıştığım gibi, ondan sonra da hiçbir kedime ad koymadım. Hiçbiri ile beş-altı aydan fazla yaşamadım. Mimarisi ve mahalle ortasındaki konumu nedeniyle kedilerin girip çıkması engellenemeyen Ankara Merkez Kapalı Cezaevinde onlarca kediyi belirli bir süre büyütüp yeni yavrular gelince çatılardan şehre saldım. Ben oradan başka cezaevine gittikten yıllar sonra bile orada adım kedilerle anılmaya devam etti, duydum.

İkinci kedimin de sağlığı düzelmişti. Ama bir süre sonra ishal oldu. Zayıfladı, bitkinleşti. Tuvalet olarak kullandığı toprağa yetişemiyordu zavallım. Tabii beni üzen, silahlı eylem yanlısı bir örgütün Ankara’daki üst yöneticisi olarak medyanın sevdiği adlandırma ile “hücre ev”in dört yanında elimde ıslak bezle kedi pisliği temizlemek değil, kediciğin gitgide zayıflaması, kurumasıydı. Konspirasyon ilkeleri gereği ne gerçek ismini ne de cismini bilmesem de, Veterinerlik Fakültesi’nde okuyan bir yoldaşımız olduğunu biliyordum. Bir toplantıda o kişiyle bağlantıyı yürüten il komitesi üyesinden kedinin sorununa çözüm danışmasını istedim. “Örgüt kedisi” , “kuyruklu militan” ve benzeri espriler eşliğinde, kedimin ishal sorununun çözülmesi için örgütsel görevlendirme yaptık!

O günlerde apartman yöneticisinin karısı Melahat abla kediyi kucağımda gördü. “Ne olur sevelim, ne olur biraz sevelim…” çığlıklarıyla kaşla göz arasında kediyi kollarımdan alıp evlerine götürdü. “Ya hasta… hasta… has…” laflarımı “tamam olsun, birazdan getiririm” diyerek ağzıma tıkadı. “Sakın karnına bastırmayın, sıkmayın hayvanı…” dediğimde ise eve girdi zaten, hiç duymadı. Yarım saat sonra kediyi geri getirdiğinde “evet, hastaymış…” dedi sadece ve hızla bırakıp gitti. Severken karnına bastırdıkları ve kedinin şikâyetinin ne olduğunu anladıkları belliydi!

Veterinerlikteki arkadaştan haber gelmişti: “Muhtemelen çok süt vermiştir. Haşlanmış patates versin, iyileşir.” Kedinin patates yediğini hiç duymamıştım. Ama hayvan ilacını içgüdüleriyle sezdiğinden, haşlanmış patatese öyle saldırdı ki, burnunu ve dudağını yaktı. Önünden kapıp soğuttuktan sonra yedirdim. Bir günde iyileşti.

Bizim gibi insanların uzun süre sakin ve yerleşik hayat yaşaması zaten çok olağan bir durum değildi. Site içi ve çevresinde sezinlediğim tuhaf hareketlilik (araba plakası ve adam tipi ezberleme alışkanlığım, otomatikleşmiş bir hareket olarak hâlâ devam eder!), benden hiiiiç öyle şeyler beklemeyen apartman yöneticisi Salim Amca’nın “arkadaşlarına, evine gelip gidenlere dikkat et evladım” eksenli nasihatleriyle doğrulandı: Ev tespit edilmişti! Hemen o gece, orada bırakamayacağım şeyleri iki küçük seyahat çantasına doldurduktan sonra ışıkları kapatıp saatlerce karanlıkta oturarak yattı uyudu görüntüsü verip olası takipçilerimin dikkatini gevşetmeye çalıştım. Sabaha karşı da ışığı hiç yakmadan o evi öylece bırakıp terk ettim. Öpüp vedalaştığım kediciğimi de yöneticinin, yani Melahat ablaların kapısına bıraktım.

O ev birkaç gün sonra basılmış. Örgüt evi diye kapısı mühürlenmiş. Aylarca öyle kaldığını, ev sahibinin açılsın diye bizim yargılandığımız Devlet Güvenlik Mahkemesine yazdığı dilekçeleri mahkeme dosyasında gördüğüm için biliyorum.

Tam doğum günüme denk gelen bu kaçış, yakalanmamı sadece üç ay geciktirdi. Çorum’da yakalandım, Ankara’ya getirildim. Daha öncekilerde rapor yoktu (zaten onlar bir şey değilmiş), bu kez Adli Tıp raporlarıyla da belgelenen ve bazı psikolojik etkileri bugün bile süren çok ağır işkenceler gördüm. Sonra kendimi geçtiğimiz haftalarda boşaltılan ve şu günlerde yerine ne yapılacağı tartışılan, bulunduğu muhitten dolayı Ulucanlar Cezaevi adıyla da bilinen Ankara Merkez Kapalı Cezaevinde buldum. Bülent Ecevit, Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Metin Toker, Cüneyt Arcayürek, Yılmaz Güney, DEP’li milletvekilleri ve daha nice yazar, şair, politikacının yolunun düştüğü; Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının asıldığı; birkaç filmin, onlarca romanın içinde geçtiği Merkez Kapalı, Özel Tip, E tipi, F tipi, L tipi gibi sınıflandırmalara uymayan, benim “ahır tipi” dediğim bir cezaevidir. Şehrin göbeğinde, pencereleri bile eski mimarî geleneğe uygun olarak yarım daire biçiminde yapılmış, çok eski bir yapıdır. Hapishane olarak yapılmamıştır. Mahkûmlar arasında dolaşan rivayetlere göre, Osmanlı döneminde atlar için yapılmış. Cumhuriyet döneminde itfaiye merkezi olmuş, sonra da cezaevi.

Siyasilerin kaldığı koğuş olan 4. koğuş, takviyelerle diğerlerine nazaran daha güvenlikli bir koğuş haline getirilmişti. Ama zamanla tek koğuş yetmemeye başlamış, 5. koğuş da siyasilere ayrılmıştı. Ben ilk girdiğimde kırk gün 4. koğuşta kaldıktan sonra, orası çok dolduğu için örgütçe 5. koğuşa taşındık. Taşınırken benim en değerli “eşya”m, kadınlar koğuşunda dünyaya gelen, ama annesi diğer kardeşlerini öldürünce kızların bunu da öldürmesin diye bize gönderdikleri daha gözü açılmamış bir yavru kediydi. Orada dolabının kapağında kedi resmi bulunan tek manyak ben olduğumdan, hayvan elbet elden ele geçip bana getirilmişti! Revirden aldığım, iğnesiz bir plastik şırınga ile süt veriyordum. Önceki koğuşta olduğu gibi, yeni koğuşta da benim ranzamda yatıyordu adsız kedim. Ama bunu emrivaki şeklinde yapmadım. Oraya yerleştiğimiz günün akşamı, herkes içerideyken duyuru yapıp istenmiyorsa, rahatsız olunacaksa kediye havalandırmada bakabileceğimi söyledim. Kimseden ses çıkmadı. Ne var ki ilerleyen günlerde, gözü açılan, yavaş yavaş büyüyen kediciğin kalabalıktan dolayı birbirine çok yakın olan ranzalar arasında zıplayarak geçiş yapabilmeye başlamasıyla sakallı bıyıklı, eşek kadar bazı teröristlerin el kadar kediden korktukları ortaya çıktı! Kimse talep etmediyse de, bir kişi bile rahatsız oluyorsa orada kedi tutmaya hakkım yok deyip dışarı çıkardım. Havalandırmada başka örgütlerden iki kedisever arkadaşla karton, naylon ve bez parçalarından bir kedi yuvası yaptık. On beş günde bir de bunu tekrarlamak zorundaydık, çünkü her aramada dağıtılıyordu –doğal olarak- içini aramak isteyen askerler tarafından.

Avlunun bir köşesindeki o derme çatma yuvadan herhalde otuzdan fazla kedi gelip geçti. Bir-iki hafta kalan da oldu, aylarca kalan da. Hapishanede çok fazla kedi vardı. Ben adi ya da siyasi diğer koğuşlardaki sorunlu kedilerin getirilebileceği ya da gönderilebileceği adres haline gelmiştim. Ayrıca “ihtiyaç fazlası “ kediler de bana gönderilirdi. Yeni kedi(ler) geldikçe belirli bir büyüklüğe ulaşmış öncekileri pencerenin demirlerine tırmanarak çatıya bırakıyordum. Normalde bir cezaevinde çatıya kadar tırmanılamaz. Ama orası “ahır tipi” olduğu için, tırmanılabiliyordu. Tabii buna karşı da önlem alınmış, 4. koğuşa artık sığmayan siyasilerin 5’te de kalmasına karar verilince avlunun üzeri demir parmaklıkla kapatılmıştı. Kedileri parmaklıkların arasından bırakıyordum çatıya. Kedi de olsalar, biz yardım etmedikçe bizim koğuşa geri dönmeleri çok zordu. Oradan gidebilecekleri iki yer vardı: Ya yarıaçık cezaevi, ya da hapishanenin arkasında bulunan mahalle…

Koğuşta her yemekten sonra önde ben, arkada masaları silecek olan günün nöbetçileri bütün masaları dolaşırdık. Ben kedilerim için kemikleri bir torbaya doldururdum, nöbetçiler masayı silerdi. Bıkmadan usanmadan bir yıl sekiz ay boyunca her gün öğlen ve akşam bunu yaptım.
Sabah koğuş kapısı açılıp sayım için dışarı çıkarken, akşamdan beri (hava kararınca sayılarak koğuşa kapatılırdık, kapı kilitlenirdi) iyice acıkmış kedilerin topluca koşarak o 70–80 kişilik koğuş ahalisi içinde benim bacaklarıma sarılmaları, yani beni tanımaları, bütün emeklerime değiyordu. Köpek kişiye, kedi mekâna sadakat gösterir. Kedilerden bana aidiyet hissetmelerini beklemiyordum. Onca insan arasında beni tanımaları bile bana yetiyordu.

Önümde notlar ve kaba bir plan da var, ama şu okumakta olduğunuz benim en doğaçlama yazım oldu. Sözü yine Soumise’e, onun kendisine “sosyetik” dediğim için beni tırmalama ihtimaline, Nişantaşı kafelerindeki kedilere vs. bağlayıp bitirmeye niyetliydim ama gidiş hiç o yönde değil! Bugüne gelemiyorum ki; yol çok uzun…

Farklı kedilerle haşır neşir olduğum o Merkez Kapalı döneminde, kuşkusuz yazsam kediseverler tarafından ilgiyle okunacak çok şey yaşadım. Ankara hapishanesinden hatırladığım pek çok kedili olayı da Afyon’da tuttuğum ve Klostrofobi Defterleri adını verdiğim günlüklerimde yazmıştım zaten. Şimdilik kendim bile okumuyorum (hazır değilim, yeterince uzaklaşmadım) ama bunları kitaplaştırma hayalim var. Ben burada son olarak 1995 yılının haziran ayı sonlarında yaşadığım kedili bir anımı anlatmak istiyorum. Siyasal kimlikten yola çıkarak yapılacak ahlâk ve karakter genellemelerinin ne kadar yanlış olduğuna, dışarıdan bakanların aynı başlık altında birleştirdiği (ister halk kahramanı ister terörist olarak) insanlar arasında ne kadar uçurum olabildiğine ilişkin kedili bir ders olarak da okunabilecek bir anı. Ben şahsen öyle okuyorum!

Bir pazartesi günüydü. Erkek siyasilerin görüş günü olduğu için koğuş ile görüş yeri arasında sürekli bir insan trafiği, yoğun bir hareketlilik vardı. Bir gün önce, pazar günü de kadınlar koğuşundan birkaç günlük bir yavru göndermişlerdi. Görüşçü trafiğinden uzakta, ben onunla ilgileniyordum. Annesi ilgilenmiyormuş, ölüme terk etmiş. Durumu iyi değildi. Zaten annesi bile demek ümidi kesmişti. Benim o gün görüşçüm yoktu. Ama o günlerde o parmaklıklı göğün altında görüşçüm olmamasını dert edemeyeceğim kadar “ağır” bir hava vardı benim için. Günlerdir kadınlar koğuşunda bir kıza kendi arkadaşları işkence yapıyordu. O örgütün “iç işleri”ydi, kimse karışamıyordu. Bu örgüt, benim 1990 yılı başlarında ilk gözaltımda aynı işkencehaneyi paylaştığım o kadın derneğinin de bağlı olduğu örgüttü. Belki işkence yapanlar arasında orada çığlıklarını duyduğum kadınlardan biri ikisi de vardı. Bunu bilmiyorum. Ama kadınlar koğuşundaki bizim yoldaştan öğrendiğim ayrıntılar arasında, o örgütten yatan hemşire kızların meslekî bilgilerini kendi dava arkadaşlarına işkence yapmak için kullandıkları gibi bir ayrıntı vardı ki, moralimi iyice çökertmişti. Elim kolum bağlıydı, bir şey yapabilmem mümkün değildi. Bekliyordum; yani gözümle görmesem de, seyrediyordum! (Paranteze hapsetmek istedim: İki gün sonra, kadınlar koğuşunun görüş gününde, devrimciler kızlarını ziyarete gelen ailesine kızın cesedini teslim ettiler.)

Eminim arkadaşlarına işkence yapan, yapanlara yardım eden ya da yapanlara ve onlara yardım edenlere destek veren kızlardan da o haziran sabahı parmağımla okşadığım, acısını dindiremediğim için acı çektiğim bu yavruyu sevenler, onu “hain” ya da “işbirlikçi” ya da “ajan” olarak görmedikleri için haline üzülenler olmuştur. Herhalde yazmayı, bunu meslek olarak yapabilmeyi bu kadar istemem, kelimelerin bu kudreti karşısında hissettiğim böyle çaresizliklerin birikiminden. (Tamam, susuyorum; yoksa konu dağılacak!)

Ne yapsam sonuç alamadım; avucumun içini zor dolduran, fare görünce irkilen benim fareye kediden daha çok benzeyen o minik canlıyı neden o kadar sevdiğimi sorgulamama yol açan hayvancığa bir damla süt içiremedim. Öncesini gözümle görmemiştim, ama işte kadınlar koğuşundan geldikten sonra da yirmi dört saatten fazladır can çekişiyordu. O koğuşta o sırada işkence altında olan yirmili yaşların başındaki genç kızla bu talihsiz kedi yavrusu gözümde birleşmişti, dayanamıyordum. Birkaç kedisever arkadaşla konuştum. Acı çekmemesi için ölmesinin daha iyi olacağına karar verdik. Bunun için birini bulmamız gerekiyordu ama benim kafamda cellât hazırdı zaten. Psikopat olduğu suratından anlaşılan (bkz. Hrant Dink’i öldüren çocuğun suratı), boyu 1.90’dan fazla bir tip vardı koğuşta. Ceset gibi bakan biriydi. Her psikopat çirkin, asık suratlı, soğuk olmak zorunda değil; ama bu mübareğin içi dışı birdi. Bir örgüte yardım yataklıktan gelmişti. Kedileri hiç sevmiyordu. Sevdiği bir canlı var mıydı, bilmiyorum. (Pitbull köpekleri seviyor olabilir!) Boy konusuna geri dönüp oradan devam edersek, bendenizin, insan denen türün erkek denen cinsinin bidayette standart bir boyu bulunup bir mutasyon sonucu “eşitsiz gelişim yasası”nın tabiat versiyonunun devreye girmesiyle boy eşitliğinin bozulduğu, her uzun boylu erkeğin fazlalık kısmında benim olası boyumdan çalınmış birkaç mikronun da (mikron: milimetrenin binde biri) bulunduğu yolunda bir teorim vardır. Bu kişinin orada kaldığımız zaman boyunca hadi kedi sevmesinden, ya da herhangi bir insana herhangi bir güzel kelam etmesinden geçtim, bir kere gülümsediğini görseydim, benden çaldığı mikronları görmezden gelmeye hazırdım!

Görüş yerinden dönerken seslendim adama, geldi. Ben ne olursa olsun bir duraksamasını beklerdim; daha lafımı bitirmeden, sanki önceden biliyor gibi, “tamam ben hallederim” dedi. Hayvanı bir bezle tutup ilerideki çöp kutusuna götürdü. Attı çöpe ve tereddüt etmeden üzerine basıp öldürdü. Ben bunu gördüm…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 23 Mayıs 2007 by in başka yazılarım, derKi yazıları.

Nüfus cüzdan sureti, ikâmetgâh ilmuhaberi, vesikalık fotoğraf

_________________
Mehmet Ördekçi,
Posta Kutusu: 25,
Sefaköy - İstanbul
_________________

İsteğim üzerine on yıllık hapisliğimin dokuz yılında her ay aksatmadan bana ücretsiz dergi gönderen Birikim'cilere sevgi ve saygılarımla...

Birikim Sayı: 271 / Kasım 2011

Geçen Ayın Birikimi

3-8 Wall Street'ten Huzur Sokağı'na: İşgal ve Direniş Günleri
Dilek Zaptçıoğlu

Kapak: SİLAH/LA MÜCADELE
9-10 Sunuş

11-17 Modern/Reel Sosyalizmin Elan Vital'i
Ömer Laçiner

18-23 Devrimci İlahiyat'ın Işığında Şiddet
Ahmet İnsel

24-26 Devrimci İlahiyat
Sergei Neçayev

27-38 Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine
Emin Alper

39-47 RAF: Yanlış yol, doğru rota
Kıvanç Koçak

48-58 Merih Cemal Taymaz ile Söyleşi: Türkiye'de Sol ve Silahlı Mücadele Bir Muhasebe

59-62 Arjantin'de Silahlı Mücadelenin Yenilgi ve Muhasebe Deneyimi
Aykan Sever

63-69 Laurence McKeown'la IRA ve İrlanda'da Barış Süreci Üzerine: "Duygusal Olmamayı Başarabilmek..."

Nasıl Bir Sol?
70-81 Tanınma Siyasetleri ve Sol
Ferdan Ergut

"Kürt Sorunu"
82-88 Dağ Kavminden Sokak Halkına Kürtler: Ev, Sokak ve Hapishane Arasında
Derviş Aydın Akkoç

Arap Baharı ve Suriye
89-96 Suriye'de Halk Ayaklanması, Siyaset ve Toplum
Seda Altuğ

In memoriam

"Elindeki tek alet çekiç olana bütün sorunlar çivi gibi görünür"müş (Abraham H. Maslow); peki elindeki tek alet silah olana?

Murat Ördekçi
(14 Ocak 1972-19 Aralık 2000)


MURAT’IN ANISI NEKROFİLLERİN* MALI DEĞİL!

(Kasım 2006'da açtığım ilk blogumun ilk yazısı)

Ceset Ticareti Anonim Zihniyeti'nin çeşitli internet sitelerinde kardeşim Mahmut Murat Ördekçi hakkında yazdıklarını ciddiye almayınız. Kötü bir niyetleri yok! İnsanları ölmeye (ve öldürmeye) davet eden her fanatizmin daha önce bu daveti kabul etmiş ölüleri mitleştirmeye ihtiyacı vardır.

Yedi yıldır cezaevinde olan Murat, kitap sayfalarında durduğu gibi durmayan devrim serabının hakikî ve somut duvarına çarpmıştı ve öldüğünde devrimci bile değildi. Bunu bile bile, şimdi onun cesedinden psikopat bir heykel yontmaya çalışıyorlar. Yıllarca koğuşta "misafir ağırlama sorumlusu" adı altında garsonluk yaptırdıkları kardeşim meğer "büyük komutan Murat yoldaş"mış! O kadar "proleter"miş ki bu Murat yoldaş, "yol yapım işlerinden şoförlüğe, çelik-pres işçiliğine kadar pek çok işte" çalışmış, bizden gizli! Oysa biz benimle birlikte eniştemizin elektrik malzemeleri üreten atölyesinde ve bir de Nişantaşı'ndaki Motta Pastanesi'nde çalıştığını biliyorduk. Sonradan içeride başına yönetici olan yiğitler şubede bülbül kesilip adını verdiği için 21'inde kaçak, 22'sinden itibaren mahpustu zaten; 18'ine kadar da öğrenciydi...

Örgüt yöneticilerinden ve kaşar yoldaşlardan tiksindiği, içindeki insan sevgisini ancak hep yeni gelen gençlerle ahbaplık ederek koruyabildiği o koğuşta sık sık içine çöreklenen karamsarlığı kovsun diye kaç mektup dolusu dil döktüğümü unuttuğum kardeşim, meğer 7 gün 24 saat devrimi ve partisini düşünen bir otomatmış! Ölürken bile yoldaşlarını soruyormuş. Oysa bana insandan çok hayvan görebileceği ıssız bir çiftlikte yaşamayı hayal ettiğini yazarken, insan diye koğuşundakilere göndermede bulunuyordu. Bana ve anneme yazdığı bütün mektuplar duruyor, gerekirse burada kendi el yazısıyla, fotoğraf formatında yayınlarım.

Murat'ı yaşama bağlayan, ölümünden iki yıl önce, kendi adını taşıyan yeğeninin dünyaya gelmesi oldu. Başta annesi ve yeğeni olmak üzere, ailesi dışında kimseyi düşünmezdi. Bunu onlar benden daha iyi biliyorlar aslında ama devrim için her şey mübah; adam ölmüş, parlatıp kullanmak lazım! Devrimci menkıbe yazarı, fedakâr "muhalif koyunlar" yetiştirmek için yazdığından, Murat'ı okuyucuya ideal bir "serdengeçti" olarak gösterme gayretiyle uçtukça uçmuş! Bu boku ben yemedim mi zamanında, yedim. Bile bile yalan söylemedim, ama bana iki laf söylendiyse ölmüş biri hakkında, kuşku duymadan, sorgulamadan o iki lafı süslü on iki laf yapıp yazdım. Şimdi buraya bu notu yazıyor olmam da "insan talihinin zalim imkânları"ndan (Tanpınar) olmalı.

Murat'ın devrimci olmadığını vurgulamak, arabesk bir masumiyet propagandası olarak anlaşılabilecek bir şey olduğu gibi, onun katillerinin dört duvar arasındaki silahsız bir insanı tarayarak öldürmeye sanki o insan devrimciyse hakları varmış anlamına gelebileceği için, "politik doğruculuk" açısından, bundan söz etmek istemiyordum. Ama normalde benzerlerini anlatılan benim kardeşim olduğu halde -rastladıkça- başlıklarına bakıp okumadan geçtiğim bir yazıyı okuyup kardeşimi orada tanınmaz halde görünce kendimi tutamadım; pişman değilim. Murat'ın anısı onların yeni Murat'lar tavlayabilmek için tepe tepe kullanabilecekleri "malları" değil!

Blogumda onunla ilgili sayfalar arttıkça, Murat'ın bir afiş değil, tıpkı devletin ve devrimcilerin katlettiği diğer on binlerce insan gibi, birilerinin oğlu ve kardeşi, ve de toprak altında yatan genç bir ölü olduğu görülecek. Ama önceliğimin oğullarının ölümünden sonra artık çok daha yaşlı insanlar olan annemin ve babamın hoşuna gidecek, onların gözünü dolduracak (gözüne görünecek anlamında) şeylerde olduğunu belirteyim hemen. Okuması kıt bu insanlar için Murat hakkında yazılan hangi saçmalığın onun hangi mektubuyla ya da görüş yerinde başbaşa kalabildikleri nadir zamanlarda söylediği hangi sözlerle çürütülebildiğinin bir önemi yok. Ve ayrıca zaten bu blogun konuları ve hedef kitlesi arasında, 21. yüzyılın sadece asayiş tarihinde sadece kanlı bir dipnot olmaya yazgılı "Türkiye devrimci hareketi" de bulunmuyor. Polemik meraklıları bu notla yetinip bir daha bu bloga uğramayabilirler...

*Nekrofili, ölü sevicilik demek. Ölülere tecavüz eden insan görünümlü yaratıkların sapkınlığı. Ama ben Erich Fromm'un psikiyatrist gözüyle totaliter fanatik ideolojilere bakarken kullandığı anlamıyla kullanıyorum. Yazdıklarımdan da görülebileceği gibi, onlar da ölmüşlere başka anlamda bayılıyorlar.

%d blogcu bunu beğendi: