Mehmet Ördekçi'nin blogu

Özünde iyi bir blog…

Yinee de Şahlaanıyoor Aaman!

İlk olarak 4 Kasım 2007 günkü Radikal İki’de (Radikal gazetesi pazar eki) yayınlanmıştır.

Göstergebilimin (semiyoloji) kurucu babalarından Roland Barthes, bundan otuz yıl önce, Collège de France’a kabulü dolayısıyla yaptığı ünlü konuşmasında “faşizm, söylemeyi yasaklamak değil, söylemeye zorlamaktır” der; ya da bizdeki sivil faşist ideolojinin kurucu babalarından Nihal Atsız’ın solcu oğlu Yağmur Atsız’ın uyaklı çevirisiyle “söyleme memnuiyeti değil, söyleme mecburiyeti…”

Genç asker ölülerinin toprağa, ekranlara, gazete sayfalarına, köylere, kasabalara, baba evlerine tarifi zor acılar ve sokağa taşan öfkeler eşliğinde düştüğü ve suçlu arayanların en yakınındaki “farklı”nın yakasına yapıştığı şu günlerde militan geçmişim ve mevcut özgürlükçü eğilimlerim nedeniyle benim yakam da epey örselendi. “Söylemeye” zorlandım. Hrant Dink’in cenazesinde “Hepimiz Hrant’ız/Ermeniyiz” sloganı atanlardandım, peki şimdi Mehmetçik olmuş muydum? Oldum ya da olmadım, Hrant Dink öldürüldüğünde Ermeni olmayanların bu tür sorularıyla ilgilenmiyorum. İkisi kıyaslanacaksa, kronolojik olarak önce onların Hrant olması gerekiyordu. Sorma önceliği de bendeydi. Sormadıysam, “söylemeye zorlayan” durumuna düşmemekti derdim!

Söylesem benim sesimin de şu devasa koroda yer aldığı savaş tamtamlarının gürültüsü arasında fark edilir miydi, daha önemlisi, istenenlerden ilkini söylesem isteyenler zincirin o ilk halkasında durur muydu bilmem. Ama söylemedim zaten! Bir kere açık ya da örtülü bir itham karşısında “valla billa ben öyle değilim böyleyim” minvalinde konuşmak, savunmaya geçmek, her şeyden önce ithamcının sorgulama-yargılama makamında olduğunu kabullenmek, onun iktidarını tanımak demek. Bana ters…

Son günlerde akşam eve apolitik gitmişken sabah işe ya da okula politize olmuş halde gelenlerin sayısında patlama yaşanıyor. İlkel güdülerin hedef tahtasında zaten hep belirli ya da belirsiz duran “öteki”lerin kum torbası niyetine yumruklandığı günlerden geçiyoruz. Milliyetçiliklerin sadece dış düşmanla yetinemezliği, dolayısıyla “sözde değil özde bölücü” olmak zorundalığı en çıplak haliyle ortada. Üç beş kelime, birkaç slogan ve bol nefretle ülke ve dünya sorunlarının tamamını analiz edebilen büyülü bir düşünme şekliyle tanışıyor pek çok genç. Askerlerin katillerinin sorununun da tam olarak bu olduğunu onlara anlatmaya çalışmanın hiç zamanı değil. (“Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” sözünü Atatürk’ün ne zaman, hangi şartlar için söylediğinin de teferruattan sayılması meselesi.)

Milliyetçilik en kolay, en zahmetsiz ideolojik tavırdır. Kendinden olanları (ama özünde kendini) yüceltme duygusundan başka malzeme gerektirmez. İnsancıllık hasleti ve evrensel değerlerle kapasitenizi zorlamaz. Dahası sizi bunlarla alay etme küstahlığına varacak zavallı bir özgüvenle donatır. Çok az sayıda özel kavrama ihtiyaç duyar. Beyne değil kalbe dayanır ve beyinlere değil duygulara seslenir. Yaşanan bütün faşizm deneyimlerinin ortak nitelikleri arasında abartılı bir milliyetçiliğe eşlik eden bir entelektüel düşmanlığının da bulunması anlamlıdır. (“Boğaz’a karşı viskilerini yudumlarken…” meselesi. İlaveten, “yazısına Roland Barthes’tan alıntıyla başlayanlar” meselesi.)

Milliyetçi düşünme tarzı, incir çekirdeği büyüklüğündeki fikir tankını “düşman”lar, tehlikeler ve tehditlerle doldurmaya mecburdur. Ve dahi zaten kendisini milliyetinden dolayı “iyi” görmenin mantıksal devamı, başka birilerinin de milliyetlerinden dolayı “kötü” olabilmesidir. İlaveten, misal Bangladeş milliyetçilerine göre ülkenin coğrafî konumundan ve nüfusunun büyüklüğünden kaynaklanan jeopolitik ve stratejik önemi nedeniyle dış mihrakların ve onların içerideki uşağı olan hainlerin Bangladeş üzerindeki emelleri tartışılmazdır. Bangladeş devletinin hiçbir konuda hiçbir hatası yoktur, olmamıştır, olamaz. (“Coğrafî konum” fark etmeksizin bu cümlede sadece ülke adını değiştirip nüfus faktörü yerine başka faktör koyarak yeryüzündeki bütün milliyetçiliklerin teorik “hazinesini” birkaç saat içinde elde etmeniz mümkündür.) (“Dört tarafı düşmanlarla çevrili kara parçasına ne denir? – Türkiye!” meselesi.)

Milliyetçiliklerin “mütemmim cüz”ü, soylarının tarihinden kendilerine “seçmece” bir anlayışla geçmiş referansı yaratmalarıdır. Tarihinde şan bulamayan millet zaten kendiliğinden asimile olacağına göre, gezegenimizde millet sayısı kadar “şanlı tarih” bulunur. Daha doğrusu milliyetçilik sayısı kadar; çünkü misal ismi lazım değil bazı ülkelerde “solcu”lar da ayrıntılarını ve farklı yorumlarını merak etmedikleri görece yakın bir “şanlı tarih”ten dogmatizm devşirerek faşizmin yürürlükteki kutlu şahlanışına kendilerini kaptırmış durumda. (“Hepimiz Fatih’in torunuyuz, ama onun soyunun devamı olan padişah Deli İbrahim’in torunu değiliz” meselesi. Ve yazının selameti açısından değinilmemesi gereken başka meseleler.)

Saray içi ve dışı bütün delilerin bir torunu olarak, kendimi hiçbir faşizan zorlama altında hissetmeksizin, terör ve savaş başta olmak üzere muktedir ya da muhalif “akıllı” insanlara ait bütün şiddet biçimlerini lanetliyorum…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 04 Kasım 2007 by in başka yazılarım, politika.

Nüfus cüzdan sureti, ikâmetgâh ilmuhaberi, vesikalık fotoğraf

_________________
Mehmet Ördekçi,
Posta Kutusu: 25,
Sefaköy - İstanbul
_________________

İsteğim üzerine on yıllık hapisliğimin dokuz yılında her ay aksatmadan bana ücretsiz dergi gönderen Birikim'cilere sevgi ve saygılarımla...

Birikim Sayı: 271 / Kasım 2011

Geçen Ayın Birikimi

3-8 Wall Street'ten Huzur Sokağı'na: İşgal ve Direniş Günleri
Dilek Zaptçıoğlu

Kapak: SİLAH/LA MÜCADELE
9-10 Sunuş

11-17 Modern/Reel Sosyalizmin Elan Vital'i
Ömer Laçiner

18-23 Devrimci İlahiyat'ın Işığında Şiddet
Ahmet İnsel

24-26 Devrimci İlahiyat
Sergei Neçayev

27-38 Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine
Emin Alper

39-47 RAF: Yanlış yol, doğru rota
Kıvanç Koçak

48-58 Merih Cemal Taymaz ile Söyleşi: Türkiye'de Sol ve Silahlı Mücadele Bir Muhasebe

59-62 Arjantin'de Silahlı Mücadelenin Yenilgi ve Muhasebe Deneyimi
Aykan Sever

63-69 Laurence McKeown'la IRA ve İrlanda'da Barış Süreci Üzerine: "Duygusal Olmamayı Başarabilmek..."

Nasıl Bir Sol?
70-81 Tanınma Siyasetleri ve Sol
Ferdan Ergut

"Kürt Sorunu"
82-88 Dağ Kavminden Sokak Halkına Kürtler: Ev, Sokak ve Hapishane Arasında
Derviş Aydın Akkoç

Arap Baharı ve Suriye
89-96 Suriye'de Halk Ayaklanması, Siyaset ve Toplum
Seda Altuğ

In memoriam

"Elindeki tek alet çekiç olana bütün sorunlar çivi gibi görünür"müş (Abraham H. Maslow); peki elindeki tek alet silah olana?

Murat Ördekçi
(14 Ocak 1972-19 Aralık 2000)


MURAT’IN ANISI NEKROFİLLERİN* MALI DEĞİL!

(Kasım 2006'da açtığım ilk blogumun ilk yazısı)

Ceset Ticareti Anonim Zihniyeti'nin çeşitli internet sitelerinde kardeşim Mahmut Murat Ördekçi hakkında yazdıklarını ciddiye almayınız. Kötü bir niyetleri yok! İnsanları ölmeye (ve öldürmeye) davet eden her fanatizmin daha önce bu daveti kabul etmiş ölüleri mitleştirmeye ihtiyacı vardır.

Yedi yıldır cezaevinde olan Murat, kitap sayfalarında durduğu gibi durmayan devrim serabının hakikî ve somut duvarına çarpmıştı ve öldüğünde devrimci bile değildi. Bunu bile bile, şimdi onun cesedinden psikopat bir heykel yontmaya çalışıyorlar. Yıllarca koğuşta "misafir ağırlama sorumlusu" adı altında garsonluk yaptırdıkları kardeşim meğer "büyük komutan Murat yoldaş"mış! O kadar "proleter"miş ki bu Murat yoldaş, "yol yapım işlerinden şoförlüğe, çelik-pres işçiliğine kadar pek çok işte" çalışmış, bizden gizli! Oysa biz benimle birlikte eniştemizin elektrik malzemeleri üreten atölyesinde ve bir de Nişantaşı'ndaki Motta Pastanesi'nde çalıştığını biliyorduk. Sonradan içeride başına yönetici olan yiğitler şubede bülbül kesilip adını verdiği için 21'inde kaçak, 22'sinden itibaren mahpustu zaten; 18'ine kadar da öğrenciydi...

Örgüt yöneticilerinden ve kaşar yoldaşlardan tiksindiği, içindeki insan sevgisini ancak hep yeni gelen gençlerle ahbaplık ederek koruyabildiği o koğuşta sık sık içine çöreklenen karamsarlığı kovsun diye kaç mektup dolusu dil döktüğümü unuttuğum kardeşim, meğer 7 gün 24 saat devrimi ve partisini düşünen bir otomatmış! Ölürken bile yoldaşlarını soruyormuş. Oysa bana insandan çok hayvan görebileceği ıssız bir çiftlikte yaşamayı hayal ettiğini yazarken, insan diye koğuşundakilere göndermede bulunuyordu. Bana ve anneme yazdığı bütün mektuplar duruyor, gerekirse burada kendi el yazısıyla, fotoğraf formatında yayınlarım.

Murat'ı yaşama bağlayan, ölümünden iki yıl önce, kendi adını taşıyan yeğeninin dünyaya gelmesi oldu. Başta annesi ve yeğeni olmak üzere, ailesi dışında kimseyi düşünmezdi. Bunu onlar benden daha iyi biliyorlar aslında ama devrim için her şey mübah; adam ölmüş, parlatıp kullanmak lazım! Devrimci menkıbe yazarı, fedakâr "muhalif koyunlar" yetiştirmek için yazdığından, Murat'ı okuyucuya ideal bir "serdengeçti" olarak gösterme gayretiyle uçtukça uçmuş! Bu boku ben yemedim mi zamanında, yedim. Bile bile yalan söylemedim, ama bana iki laf söylendiyse ölmüş biri hakkında, kuşku duymadan, sorgulamadan o iki lafı süslü on iki laf yapıp yazdım. Şimdi buraya bu notu yazıyor olmam da "insan talihinin zalim imkânları"ndan (Tanpınar) olmalı.

Murat'ın devrimci olmadığını vurgulamak, arabesk bir masumiyet propagandası olarak anlaşılabilecek bir şey olduğu gibi, onun katillerinin dört duvar arasındaki silahsız bir insanı tarayarak öldürmeye sanki o insan devrimciyse hakları varmış anlamına gelebileceği için, "politik doğruculuk" açısından, bundan söz etmek istemiyordum. Ama normalde benzerlerini anlatılan benim kardeşim olduğu halde -rastladıkça- başlıklarına bakıp okumadan geçtiğim bir yazıyı okuyup kardeşimi orada tanınmaz halde görünce kendimi tutamadım; pişman değilim. Murat'ın anısı onların yeni Murat'lar tavlayabilmek için tepe tepe kullanabilecekleri "malları" değil!

Blogumda onunla ilgili sayfalar arttıkça, Murat'ın bir afiş değil, tıpkı devletin ve devrimcilerin katlettiği diğer on binlerce insan gibi, birilerinin oğlu ve kardeşi, ve de toprak altında yatan genç bir ölü olduğu görülecek. Ama önceliğimin oğullarının ölümünden sonra artık çok daha yaşlı insanlar olan annemin ve babamın hoşuna gidecek, onların gözünü dolduracak (gözüne görünecek anlamında) şeylerde olduğunu belirteyim hemen. Okuması kıt bu insanlar için Murat hakkında yazılan hangi saçmalığın onun hangi mektubuyla ya da görüş yerinde başbaşa kalabildikleri nadir zamanlarda söylediği hangi sözlerle çürütülebildiğinin bir önemi yok. Ve ayrıca zaten bu blogun konuları ve hedef kitlesi arasında, 21. yüzyılın sadece asayiş tarihinde sadece kanlı bir dipnot olmaya yazgılı "Türkiye devrimci hareketi" de bulunmuyor. Polemik meraklıları bu notla yetinip bir daha bu bloga uğramayabilirler...

*Nekrofili, ölü sevicilik demek. Ölülere tecavüz eden insan görünümlü yaratıkların sapkınlığı. Ama ben Erich Fromm'un psikiyatrist gözüyle totaliter fanatik ideolojilere bakarken kullandığı anlamıyla kullanıyorum. Yazdıklarımdan da görülebileceği gibi, onlar da ölmüşlere başka anlamda bayılıyorlar.

%d blogcu bunu beğendi: