Mehmet Ördekçi'nin blogu

Özünde iyi bir blog…

Bize Mâna Gerek, Dâva Gerekmez!

İlk olarak Varlık dergisinin Nisan 2008 sayısında yayınlanmıştır.

Türkiye’ye ne olumlu ne de olumsuz anlamda büyük özgünlükler atfeden biri değilimdir, ama bu kadarının da her ülke için geçerli olduğunu sanmam: Basit bir kelime tercihi tartışması, siyasal eğilimler haritamızın bütün unsurlarını bütün zaaflarıyla gözlemleyebileceğimiz bir temsil değeri taşıyabiliyor. “Kelime tercihi” yerine “sözcük seçimi” demek mesela, bu tercih ya da seçimi dil dışı ölçütlere dayanarak yapmış çevirmen ya da okurların gözünde iyi çevirmen ya da kötü çevirmen sayılmaya yol açabiliyor.

Farklı dünya ve dil görüşlerinden bir grup çevirmen, aramızdan birinin muhafazakâr bir yazarın bir kitabından çıkarıp önümüze sürdüğü “‘neden’ bir soru zarfıdır; ‘sebep’ yerine ‘neden’ derseniz kendi kültür namusunuza hakaret etmiş olursunuz” yollu tezini tartışıyorduk. Oldum olası diyemeyeceğim, keşke diyebilseydim, ama epey bir zamandır böyle büyük iddiaların, kâinatın bütün sırlarını şıp diye açıklayan tek doğruların, şaşmaz yanılmaz bilmem ne ilkelerinin, olur olmaz herşeyi namus, ahlâk, rejim, vatan ya da insanlık meselesi haline getiren ahmakça formüllerin cazibe alanından çok uzaktayım. Bu tartışmada da şöyle dedim: Ben yazarken ve çeviri yaparken gözlerimi kapatıp neden’li ve sebep’li versiyonları hafif sesle mırıldanıyorum, hangisi kulağıma daha hoş geliyorsa onu kullanıyorum. Çünkü bunlar anlamdaş. Metnin müziği de önemli. Genellikle tek ölçüt benim keyfim. Neden-sebep için de böyle…

“Galat-ı meşhur fasih-i mehcurdan evlâdır” düsturuna inanırım. Dil gibi dondurulamayan, paketlenemeyen, yaşayan ve yaşadıkça değişen bir şey sözkonusu olduğunda, zamanla doğru diye yerleşmiş olan yanlış, unutulmuş olan “has” doğrudan yeğdir. “Neden”, eskiden sadece soru zarfı olarak kullanılıyor olabilir; ama esasen sadece dilbilimcileri ve sadece tarihe bir kayıt düşmek amacıyla ilgilendiren sebeplerle/nedenlerle zaman içinde “sebep”le anlamdaş olarak da kullanılmaya başladıysa ve bu kullanım yerleştiyse, bize düşen bu ikinci anlamı “resmen tanımak”tır!

Bir kelimenin sözlüklerde karşısında yazan karşılığı doldurup doldurmadığına bakıyorum da dedim o tartışmada. Kendi adıma, yıllardır öykü yerine hikâye, sözcük yerine kelime, yanıt yerine cevap demeyi tercih ediyorum. Diğerlerine “karşı” olmak gibi bir saçmalık değil bu. Hikâye’nin beynimde yarattığı titreşimi öykü yaratmıyor. Kökeninden dolayı da, sonradan türetilmiş diye de kelimelere düşmanlık gütmenin yersiz olduğunu düşünüyorum.

Köken, türetmek, anlam… Ne güzel ve -herkes için- ne kadar berrak kelimeler… Oysa “gömüt” mesela, parlak bir fikir olabilir, ama onun “gömmek”ten türetilmiş son derece açık ve “safkan” Türkçe bir kelime olması her sabah erkenden köyün “gömütlüğüne” gidip genç yaşta yitirdiği oğlunun “gömütü” başında oğluyla söyleşen annenin acısını bana aktarabilmesine yetmiyor. “Yavan” kalıyor. Mezar/lık ya da kabir yavan değil ve -hayır yanlış yazmıyorum- bunlar da Türkçe. Benim bir çevirmen olarak “gömüt”ü yaygınlaştırıp 30 yıl sonra herkese böyle dedirteceğim diye önümdeki çeviriyi heder etmeye hakkım yok. Çevirmenin görevleri arasında böyle bir şey yok. Çevirmenin işi Türkçe bilmeyen birinin yazdığı bir kitabı yazarın dilini bilmeyen Türkçe okuruna olabildiğince aslına sadık, olabildiğince anlaşılır ve yapabildiğince güzel bir şekilde aktarmaktır. Şu ya da bu kampta yer alarak kendisini dil hapishanesinin içinde bir de hücreye tıkmak değil. Muhafazakârlık ya da ilericilik yapacağım diye yaşayan Türkçe’nin imkânlarını kullanmayan, öbürünü değil de illa bu kelimeyi kullanmak zorunda hissettiği için çok önemli nüansları kaçıran çeviriler bizi okur olarak rahatsız ediyorsa, bundan çevirmenin yapması gerekenin ne olduğunu çıkarabiliriz.

Elli yıl sonra burada yaşayan insanlar diyelim “mezar”ı tamamen unutup sadece “gömüt”ü kullanacaklarsa kullansınlar, bana ne! O zamana kadar bir şeyler bir şeyler olacak ve “gömüt”, “mezar”ın çağrışım dolgunluğunu tevarüs etmiş olacak demek ki. Etsin. Bence bir sakıncası yok. Ama lütfen kimse benden 50 yıl sonrasının falına bakma (bütün teleolojik yaklaşımların yaptığı bundan ibarettir bence) cüretini gösteren sağ ya da sol, resmî ya da gayriresmî herhangi bir dil “dâvası” uğruna bugünün okuruna zor anlaşılır ya da ruhsuz ya da matematiksel ifadeler kadar “kuru” ve çağrışımsız ya da düpedüz kulak tırmalayan takır tukur metinler sunmamı istemesin. 2008 yılındayım, şimdiki dilden sorumluyum. Heykelimin dikilmesini beklemiyorum. Ben kitap çeviriyorum, insanlar okuyacak, hepsi bu. Bundan bir ulusal savaşım ya da millî mücadele çıkarmanın âlemi yok.

Tasavvufî içeriğinin biraz dışına taşan bir anlamda kullanmak üzere yazıma başlık yaptığım Yunus Emre dizesi benim bu yazıda anlatmaya çalıştığım dil ve çeviri yaklaşımımı çok güzel özetliyor: Çevirmenin derdi dâva değil anlam olmalı. Dilerim çevirmenler, yazarlar, okurlar kelimelere kin gütme ilkelliğinden kurtulur, dildeki “etnik temizlik” çalışmaları yerini daha yararlı ve yaratıcı çabalara bırakır, kelimelerin köklerine bakmaktan yapraklarındaki renkleri ıskalayan bu “doktriner” körlükler biter ve “sözcük” ile “kelime” yan yana yaşamaya devam eder. 2058 yılının çevirmenlerinin gözlerini kapayıp hafifçe mırıldandıktan sonra birini seçerek su gibi akan metinler üretme şanslarını arttırabilecekleri iki seçenekleri olur…

Reklamlar

2 comments on “Bize Mâna Gerek, Dâva Gerekmez!

  1. spell
    04 Haziran 2009

    “2008 yılındayım, şimdiki dilden sorumluyum.”
    Kesinlikle! Dediklerinize katılıyorum. Ben de, çevirmenlerin kitap çevirilerinde ısrarla eski Türkçe kelimeler kullanmaları, bu kelimeleri ne kadar çok kullanırlarsa o kadar iyi çeviri yaptıklarını sanmaları üzerine blogumda bir yazı yazmayı düşünüyordum ki bu yazınızı okudum. Geçmiş geçmişte kaldı. Dil dinamik bir olgudur, sürekli gelişir, değişir. Böylesine değişken bir ortamda kişinin ısrarla geçmişe takılıp kalmasını doğru bulmuyorum. Elbette bazı eski Türkçe kelimelerin karşılık olarak cuk oturduğu yerler var ama her konuda olduğu gibi bunda da abartıya kaçılınca o iş çeviriden çıkıyor bence (çünkü dil bilmeyen okuyucu için o metin ha İngilizce yazılmış ha bir ton eski Türkçe kelimenin fink attığı bir çeviri (!) olmuş fark etmez).

    Bu arada takma isim mi kullanıyorsunuz çevirilerde? (müstear demek istemiyorum ısrarla 🙂

  2. Mehmet Ördekçi
    04 Haziran 2009

    “2008 yılındayım, şimdiki dilden sorumluyum” derken sadece eski dil takıntısını değil, “şimdilik” anlaşılmadığı ama ileride yerleşeceği varsayılan aşırı öztürkçe merakının ürünü kelimeleri de kastediyorum. Kafama silah dayasalar “ahlâk” yerine “aktöre” dedirtemezler bana! Ama özel bir bağlam söz konusu değilse “ürün” yerine “mahsul” de demem tabii.

    Takma ad kullanmıyorum. Daha geçen yıl ilk kez yayınevleriyle çalışmaya başladım. Yayınlanmış, üzerinde adım yazan bir kitap yok henüz, merak ettiğiniz buysa. Önümüzdeki aylarda öncelikle editörlüğünü üstlenip yayına hazırlamış olduğum üç çeviri piyasaya çıkacak. Başkalarının çevirileri. Kendi ilk çevirimin yayını 2010'a sarkabilir.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 01 Nisan 2008 by in çeviri ve dil mevzuları, başka yazılarım.

Nüfus cüzdan sureti, ikâmetgâh ilmuhaberi, vesikalık fotoğraf

_________________
Mehmet Ördekçi,
Posta Kutusu: 25,
Sefaköy - İstanbul
_________________

İsteğim üzerine on yıllık hapisliğimin dokuz yılında her ay aksatmadan bana ücretsiz dergi gönderen Birikim'cilere sevgi ve saygılarımla...

Birikim Sayı: 271 / Kasım 2011

Geçen Ayın Birikimi

3-8 Wall Street'ten Huzur Sokağı'na: İşgal ve Direniş Günleri
Dilek Zaptçıoğlu

Kapak: SİLAH/LA MÜCADELE
9-10 Sunuş

11-17 Modern/Reel Sosyalizmin Elan Vital'i
Ömer Laçiner

18-23 Devrimci İlahiyat'ın Işığında Şiddet
Ahmet İnsel

24-26 Devrimci İlahiyat
Sergei Neçayev

27-38 Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine
Emin Alper

39-47 RAF: Yanlış yol, doğru rota
Kıvanç Koçak

48-58 Merih Cemal Taymaz ile Söyleşi: Türkiye'de Sol ve Silahlı Mücadele Bir Muhasebe

59-62 Arjantin'de Silahlı Mücadelenin Yenilgi ve Muhasebe Deneyimi
Aykan Sever

63-69 Laurence McKeown'la IRA ve İrlanda'da Barış Süreci Üzerine: "Duygusal Olmamayı Başarabilmek..."

Nasıl Bir Sol?
70-81 Tanınma Siyasetleri ve Sol
Ferdan Ergut

"Kürt Sorunu"
82-88 Dağ Kavminden Sokak Halkına Kürtler: Ev, Sokak ve Hapishane Arasında
Derviş Aydın Akkoç

Arap Baharı ve Suriye
89-96 Suriye'de Halk Ayaklanması, Siyaset ve Toplum
Seda Altuğ

In memoriam

"Elindeki tek alet çekiç olana bütün sorunlar çivi gibi görünür"müş (Abraham H. Maslow); peki elindeki tek alet silah olana?

Murat Ördekçi
(14 Ocak 1972-19 Aralık 2000)


MURAT’IN ANISI NEKROFİLLERİN* MALI DEĞİL!

(Kasım 2006'da açtığım ilk blogumun ilk yazısı)

Ceset Ticareti Anonim Zihniyeti'nin çeşitli internet sitelerinde kardeşim Mahmut Murat Ördekçi hakkında yazdıklarını ciddiye almayınız. Kötü bir niyetleri yok! İnsanları ölmeye (ve öldürmeye) davet eden her fanatizmin daha önce bu daveti kabul etmiş ölüleri mitleştirmeye ihtiyacı vardır.

Yedi yıldır cezaevinde olan Murat, kitap sayfalarında durduğu gibi durmayan devrim serabının hakikî ve somut duvarına çarpmıştı ve öldüğünde devrimci bile değildi. Bunu bile bile, şimdi onun cesedinden psikopat bir heykel yontmaya çalışıyorlar. Yıllarca koğuşta "misafir ağırlama sorumlusu" adı altında garsonluk yaptırdıkları kardeşim meğer "büyük komutan Murat yoldaş"mış! O kadar "proleter"miş ki bu Murat yoldaş, "yol yapım işlerinden şoförlüğe, çelik-pres işçiliğine kadar pek çok işte" çalışmış, bizden gizli! Oysa biz benimle birlikte eniştemizin elektrik malzemeleri üreten atölyesinde ve bir de Nişantaşı'ndaki Motta Pastanesi'nde çalıştığını biliyorduk. Sonradan içeride başına yönetici olan yiğitler şubede bülbül kesilip adını verdiği için 21'inde kaçak, 22'sinden itibaren mahpustu zaten; 18'ine kadar da öğrenciydi...

Örgüt yöneticilerinden ve kaşar yoldaşlardan tiksindiği, içindeki insan sevgisini ancak hep yeni gelen gençlerle ahbaplık ederek koruyabildiği o koğuşta sık sık içine çöreklenen karamsarlığı kovsun diye kaç mektup dolusu dil döktüğümü unuttuğum kardeşim, meğer 7 gün 24 saat devrimi ve partisini düşünen bir otomatmış! Ölürken bile yoldaşlarını soruyormuş. Oysa bana insandan çok hayvan görebileceği ıssız bir çiftlikte yaşamayı hayal ettiğini yazarken, insan diye koğuşundakilere göndermede bulunuyordu. Bana ve anneme yazdığı bütün mektuplar duruyor, gerekirse burada kendi el yazısıyla, fotoğraf formatında yayınlarım.

Murat'ı yaşama bağlayan, ölümünden iki yıl önce, kendi adını taşıyan yeğeninin dünyaya gelmesi oldu. Başta annesi ve yeğeni olmak üzere, ailesi dışında kimseyi düşünmezdi. Bunu onlar benden daha iyi biliyorlar aslında ama devrim için her şey mübah; adam ölmüş, parlatıp kullanmak lazım! Devrimci menkıbe yazarı, fedakâr "muhalif koyunlar" yetiştirmek için yazdığından, Murat'ı okuyucuya ideal bir "serdengeçti" olarak gösterme gayretiyle uçtukça uçmuş! Bu boku ben yemedim mi zamanında, yedim. Bile bile yalan söylemedim, ama bana iki laf söylendiyse ölmüş biri hakkında, kuşku duymadan, sorgulamadan o iki lafı süslü on iki laf yapıp yazdım. Şimdi buraya bu notu yazıyor olmam da "insan talihinin zalim imkânları"ndan (Tanpınar) olmalı.

Murat'ın devrimci olmadığını vurgulamak, arabesk bir masumiyet propagandası olarak anlaşılabilecek bir şey olduğu gibi, onun katillerinin dört duvar arasındaki silahsız bir insanı tarayarak öldürmeye sanki o insan devrimciyse hakları varmış anlamına gelebileceği için, "politik doğruculuk" açısından, bundan söz etmek istemiyordum. Ama normalde benzerlerini anlatılan benim kardeşim olduğu halde -rastladıkça- başlıklarına bakıp okumadan geçtiğim bir yazıyı okuyup kardeşimi orada tanınmaz halde görünce kendimi tutamadım; pişman değilim. Murat'ın anısı onların yeni Murat'lar tavlayabilmek için tepe tepe kullanabilecekleri "malları" değil!

Blogumda onunla ilgili sayfalar arttıkça, Murat'ın bir afiş değil, tıpkı devletin ve devrimcilerin katlettiği diğer on binlerce insan gibi, birilerinin oğlu ve kardeşi, ve de toprak altında yatan genç bir ölü olduğu görülecek. Ama önceliğimin oğullarının ölümünden sonra artık çok daha yaşlı insanlar olan annemin ve babamın hoşuna gidecek, onların gözünü dolduracak (gözüne görünecek anlamında) şeylerde olduğunu belirteyim hemen. Okuması kıt bu insanlar için Murat hakkında yazılan hangi saçmalığın onun hangi mektubuyla ya da görüş yerinde başbaşa kalabildikleri nadir zamanlarda söylediği hangi sözlerle çürütülebildiğinin bir önemi yok. Ve ayrıca zaten bu blogun konuları ve hedef kitlesi arasında, 21. yüzyılın sadece asayiş tarihinde sadece kanlı bir dipnot olmaya yazgılı "Türkiye devrimci hareketi" de bulunmuyor. Polemik meraklıları bu notla yetinip bir daha bu bloga uğramayabilirler...

*Nekrofili, ölü sevicilik demek. Ölülere tecavüz eden insan görünümlü yaratıkların sapkınlığı. Ama ben Erich Fromm'un psikiyatrist gözüyle totaliter fanatik ideolojilere bakarken kullandığı anlamıyla kullanıyorum. Yazdıklarımdan da görülebileceği gibi, onlar da ölmüşlere başka anlamda bayılıyorlar.

%d blogcu bunu beğendi: