Mehmet Ördekçi'nin blogu

Özünde iyi bir blog…

“Mecliste Arbede”den “Kürt Açılımı”na: 20 Yıl Önce, 20 Yıl Sonra*

“Mehmet Ali Eren” adına Ekşi Sözlük’te açılmış bir başlık olmadığını görmek, ilk şaşkınlığımdı. Aynı adı Google’da arattığımda şaşkınlığım daha da büyüdü. Benim hafızam mı yanılgıda acaba, hatırladığım o olay sadece bende mi fazla iz bırakmış, diye kendimi sorgulamak zorunda kaldım…

Malum, internetin belki yüzde doksanı, internetten kopya! Mehmet Ali Eren adını arattığınızda da, benim sözünü edeceğim olay hakkında bir çok siteye kopyalanmış (herhalde Başbakanlık Basın-Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü sitesi kaynaklı) şöyle bir “tarihte bugün” bilgisi karşınıza çıkıyor:

“19 Ocak 1988. Sosyaldemokrat Halkçı Parti (SHP) Milletvekili Mehmet Ali Eren Türkiye’de Kürt sorunu olduğunu ve Kürtlere baskı yapıldığını söyledi. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde olaylar çıktı.”

Bu kadar! Oysa benim önce toplumsal ve siyasal sorunlara duyarlı bir genç, sonra bir militan, sonra bir siyasal mahkûm, en son da bir “liberal solcu” vatandaş olarak izleyegeldiğim Kürt sorunundan belleğimde damıttıklarıma göre bu konuşma Kürt sorununda önemli bir kilometre taşı ve o sırada yaşanan “arbede” de sonraki yıllarda yaşanan gelişmeler ışığında hayli ibretlik bir olaydı.

İnternet aynı zamanda benim bir dalınca ne aramak için girdiğimi unutup saatlerce kaybolduğum bir mecra olduğu için, bu yazımı (da) sadece belleğime dayanarak yazmaya karar verdim.

SHP VE “SOL KANAT”

12 Eylül askerî rejiminden resmiyette çıkış vakti geldiğinde, yani darbe sonrası ilk seçimlerin yapılacağı 1983 yılında, darbeciler seçime üç partinin katılmasına izin vermişlerdi: Emekli general Turgut Sunalp’in liderliğindeki Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), darbe döneminde ekonominin emanet edildiği Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) ve darbenin başbakanına müsteşarlık yapmış Necdet Calp’in liderliğindeki Halkçı Parti (HP).

Doğru Yol Partisi’ne (DYP) kapatılan Adalet Partisi’nin devamı olduğu anlaşıldığı için, Sosyal Demokrasi Partisi’ne (SODEP) ise lideri (Erdal İnönü) geçmişi hatırlattığı için engeller çıkarıldı. Darbeci paşaların “veto” ettiği (resmen böyle bir hakları vardı, yani böyle bir hak ihdas etmişlerdi kendilerine) kurucularının yerine koymaları gereken isimleri zamanında yetiştiremedikleri için seçime katılamadılar. Seçimden ANAP birinci, HP ikinci, darbecilerin desteklediği MDP ise üçüncü (yani sonuncu!) parti olarak çıktı.

Seçimden iki yıl sonra SODEP ve HP birleşerek SHP (Sosyaldemokrat Halkçı Parti) adını aldı. Bundan on yıl sonra, 1995’te ise, 12 Eylül darbesinin kapatıp yasakladığı partilerin yeniden açılabilmesi önündeki yasal engel kalkınca Deniz Baykal liderliğinde faaliyete başlamış olan CHP ile birleşti. Devamını bugün izlemektesiniz…

SHP sürecini anlatmak istedim, çünkü DTP’nin kronolojik olarak geriye doğru izlendiğinde köklerinin bugün CHP olarak yoluna devam eden örgütsel geleneğin içinde doğduğunu pek çok kişi bilmiyor. Yıllardır sosyal demokratlık adına öyle bir milliyetçi performans sergileniyor ki, yaşı müsait olanlar bile unutmuş.

İkinci parti olarak çıktığı 1987 seçimlerinden sonraki dönemde Erdal İnönü liderliğindeki SHP içinde bir “sol kanat” ortaya çıktı. SHP aslında bugünkü CHP ile kıyaslanamayacak kadar solda sayılabilecek bir partiydi. Ama “sol kanat” milletvekilleri daha sahih bir sol eğilimi temsil etmekteydi. 12 Eylül’e, halen süregiden işkence ve insan hakkı ihlallerine, “güneydoğu sorunu”na, Alevi meselesine yaklaşımda partinin resmî çizgisini zorlayan yaklaşımları vardı. Ahmet Türk ve Arif Sağ gibi bugün hâlâ tanınan milletvekillerinin yanı sıra, SHP’nin ilk genel başkanı merhum Aydın Güven Gürkan, yine merhum Cüneyt Canver ve Mehmet Ali Eren de ilk ağızda aklıma gelen isimler. 1988 baharında ülkenin çeşitli yerlerindeki üniversitelerden gelen öğrenci temsilcileriyle birlikte sorunlarımızı ve taleplerimizi parti grup başkanvekilleriyle konuşmak üzere meclise gittiğimizde oraya gimemizi sağlayanlar da bu “sol kanat” SHP’lilerdi.

Gündem neydi, gündem üzerine mi konuşuyordu hatırlamıyorum ama 19 Ocak günü haber bültenleri SHP Tunceli milletvekili Mehmet Ali Eren’in telaffuz ettiği “Kürt” kelimesiyle çalkalandı. “Artık kabul edelim ki bu ülkede bir Kürt azınlık vardır ve…” diye devam eden konuşma sağcı milletvekillerinin küfürleri, yuhalamaları, kalkıp kürsüye yürümeleri, işi konuşmacıya fiziksel şiddet uygulamaya kadar vardırmalarıyla bir “arbede”ye yol açtı. Ülkedeki milyonlarca Kürdün varlığından aslında kimsenin haberinin olmadığı ortaya çıkmıştı! Evet “öyle birileri” vardı doğuda, ama onlar Türktü! Densizin teki çıkmış hayalî bir azınlık uyduruyordu!

Kürt sorununun neden böyle kördüğüm olduğunu, Atatürk döneminden miras hangi zihniyet yapısının, nasıl bir bilinçli-kasıtlı-seçilmiş körleşmenin bunca kana, maddî-manevî kayıplara yol açtığının anlaşılması için o günleri de bilmek lazım…

SHP, HALKIN EMEK PARTİSİ VE “KÜRT REALİTESİ”

O günden bugüne katedilen mesafeye bakıldığında, o arbedeci milletvekillerinin, ekranları başında infiale kapılan insanların, bu olay üzerine onlarca yıllık devletlû ezberlerini köşe yazısı diye sümkürenlerin yerinde olmayı kim ister?

Yine 1988’in yaz aylarında Mehmet Ali Birand’ın Şam’da Öcalan’la yaptığı söyleşi yayınlanmaya başlayınca Milliyet gazetesi toplatılmıştı. Bu söyleşi de tabu kırıcı bir işlev gördü. Tabii çok ateşli tartışmalar eşliğinde. Ama özel kanalların açılmaya başlanmasından bir süre sonra -gene sanırım ilk olarak Birand’ın marifetiyle- Öcalan’ı TV ekranlarında bile görecektik (düşünün yani; vay be!) Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) lideri Talabani bile uzun süre ekranlarda ancak adının altında “Yurtseverler Birliği lideri” ibaresiyle yer bulabilmişti o dönemde.

Seksenlerin sonlarında artık Kürt kelimesi medyada daha çok duyulur olmuştu. Ama rahatça telaffuz edilen bir kelime de değildi. 1989 sonlarında SHP, Paris’te Bayan Mitterand’ın öncülüğünde gerçekleştirilen “Kürt Konferansı”na katıldıkları için yedi milletvekilini partiden ihraç etti. Bu konferanstan birkaç hafta önce Avrupa Parlamentosu kürsüsünden “Türkiye’de Kürt adında başka bir halk yaşıyor” diyen İbrahim Aksoy da aynı yaptırımla karşılaşmıştı. Bu ihraç edilenlerden daha fazla sayıda milletvekili de ihraçlara tepki olarak istifa etmişti. Bunların çoğu (belki hepsi?) parti içinde “sol kanat” olarak bilinen isimlerdi. Protestocu istifacılar arasında bugün en ilginç gelecek isim kuşkusuz Kemal Anadol’dur.

Bu ihraç ve ayrılmalar, zamanla “Kürt partisi” diye anılmaya başlayacak olan Halkın Emek Partisi’nin (HEP) kurulmasıyla sonuçlandı. Bu parti yoğun bir ilgiye mazhar olduysa da 1991 seçimlerine katılabilmek için süre bakımından gerekli şartları yerine getiremediği için SHP ile anlaşarak adaylarını seçime SHP listelerinden soktu. Sonrasında mecliste Leyla Zana ve Ahmet Türk gibi çoğu asıl partileri olan HEP’e geçerken kimi milletvekilleri de (belki HEP’in “Kürt partisi” görünümü kazanmasından, belki iktidar ortağı bir partide olmanın cazibesiyle) eski partileri olan SHP’de kaldı.

Seçimden birinci çıkan Demirel’in DYP’si tek başına hükümet kuramadığından SHP ile koalisyona gitmişti. Demirel başbakan, İnönü yardımcısı oldu. 1990 yılında Kürtçe yasağı kalkmış, özellikle Kürtçe müzik kasetleri bir furya halinde art arda çıkmıştı. Seçimlerden sonra Demirel’den de “Kürt realitesini tanıyoruz” açıklaması geldi. Ama realite “tanındığıyla” kaldı. 1992 Newroz’u 100’den fazla ölüyle en kanlı Newroz olarak tarihe geçti.

Meclisin açılışında milletvekillerinin yemin töreni sırasında Leyla Zana’nın yemin metnini okuduktan sonra söylediği bir Kürtçe söz nedeniyle yaşanan “Kürtçe yemin” krizi yeni bir “arbede”ye yol açtı. Ama bu seferki tepkiler bir oturumla sınırlı kalmadı. Medya sürekli üzerlerine gitti. İki yıl sonra da vekillik dokunulmazlıkları kaldırıldı zaten.

Anayasa Mahkemesi HEP’i kapatınca yerine Demokrasi Partisi (DEP) kurulmuştu. Artık bu partide olan ve dokunulmazlıkları kaldırılan Kürt vekiller 1994 Mart’ında tutuklandı. 1988’de öğrenci temsilcisi olarak mecliste tanıştığım Ahmet Türk’le altı yıl sonra Ankara Merkez Kapalı Cezaevinde buluşmuş olduk!

DEP kapatılınca ÖZDEP kuruldu, oradan HADEP’e geçildi. O kapatılınca DEHAP, o kapatılınca bugünkü DTP doğdu. Demirel’in lütfedip “Kürt realitesi”ni “tanımasından” bağımsız olarak, Kürt mızrağı çuvala sığmıyordu.

1993’ten sonra PKK “askerî” anlamda 1993 öncesi dönemini bir daha yakalayamadı. Ama Kürt sorunu giderek artan oranda kamuoyunun gündemine girdi. 1993 sonrası dönem aynı zamanda devlet cephesinde PKK’yla mücadele tamamen hukuku hiçe sayan, kendi yasalarını bile çiğneyen, her türlü gayrimeşru yönteme başvurabilmeyi kendine hak gören bir eğilimin tekeline girdi. Ama bütün bu hukuksuzluklar, köy boşaltmalar, köy yakmalar, gitgide artan faili meçhul cinayetler sadece bölgede PKK’nın nüfuzunu arttırmaya yaradı.

’90’ların ortalarında Cem Boyner liderliğinde ortaya çıkan liberal Yeni Demokrasi Hareketi her konuda olduğu gibi Kürt sorununda da sistemin ezberlerine ters düşen çıkışlarda bulundu, ama kitlelerle buluşamadı; seçimde aldığı cüz’i oyla tarihe karıştı. Daha sonraları ANAP lideri Mesut Yılmaz’ın ağzından duyduğumuz “Avrupa Birliği’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” türü çıkışlar da Demirel’in “Kürt realitesi” çıkışı gibi lafta kaldı.

1996 Kasım’ındaki Susurluk kazası ile bölgedeki kirli işler kısmen deşifre oldu. Ama o dönemde derin devlet ve ordu kendisine yeni bir düşman seçmiş, toplumu laik-dinci kutuplaşmasına sokmaya başlamıştı. Artık “birinci tehdit” bölücülük değildi. Örtülü (ve gerçek) iktidarın yeni koyun gütme enstrümanı “şeriat tehlikesi” idi. Geleneksel sağ ve sol sınırlarının karışmaya başlaması bundan sonradır. Sosyalizmi temsil eden Doğu Bloku dağılmış, sosyalist ülkeler hızla kapitalist dünya sistemine entegre olmuşlardı. Devletin o güne kadar sol tehlikesine ve komünizm tehdidine karşı yedeğinde tuttuğu din ve dinci akımlar devletin yeni düşmanıydı. O günden bugüne “sol” saflarda milliyetçilik ve Kemalizm güçlenirken kendilerini yeni şartlara uyarlayan İslamcılar ya da eski İslamcılar liberalize oldu. Sonunda “solcu” CHP, Hüseyin Ergün’ün deyimiyle “AKP’nin sağında, AKP ile MHP arasında bir yer”e gelip oturdu.

AKP sınıfsal olarak 1980’ler ve ’90’larda gelişen, ekonomik sistemden pay isteyen Anadolu sermayesinin temsilcisi ve siyasî olarak da bizatihi devlet tarafından sistem muhalifliğine itilmiş bir muhafazakâr sağ geleneğin sözcüsü olarak sahaya çıktı.

AÇILIM: AKP’NİN İHSANI MI, KAZANIMIMIZ MI?

Açılım tek, rivayet muhtelif! Tayyip Erdoğan “millî birlik projesi”, Beşir Atalay “kardeşlik ve huzur projesi”, Bülent Arınç “demokratik açılım” adıyla vaftiz etseler de, şu günlerde gündemde olan projenin kamuoyunda “Kürt açılımı” olarak telaffuz edilmeye devam edecek gibi görünüyor.

Ergenekon operasyonları ilk başladığında, o haberleri izlerken yaşadığım coşkunun belki daha fazlasını şimdi bu “Kürt açılımı”nı izlerken yaşıyorum. Amerika mı istemiş (diyelim ki öyle; o da istiyormuş diye barış istemeyecek miyiz?), AKP samimî miymiş (bana ne; hem niye samimî olsun?), Kürt hareketi tasfiye mi edilecekmiş (nasıl yani, “kart-kurt” günlerine mi dönülecekmiş?) bunlar kafamı karıştırmıyor. Veli Küçük gözaltına alındığında “isterse tutuklanmadan serbest bırakılsın, bu ülkede Veli Küçük’e dokunulması bir reformdur” demiştim. İsteyen abartılı iyimserlik diyebilir. Benim liberal sol muhalifliğim çerçevesinde hem yetinmemek hem de her kazanımı kâr hanesine yazmak son derece tutarlı. Devrimcilik iddiam yok ama belki bu çağda devrim de artık bir vuruşta duvar yıkmak değil o duvardan mütemadiyen tuğla sökmektir. “Bir gün” değil her gündür! Liberal sol tamlamasını küfür niyetine kullananlar “bir gün” deyip seyrederken reel olarak ben onlardan daha devrimciyimdir. Kim biliyor?

PKK’nın 1984’teki ilk eylemlerini hatırlayacak yaştayım. Hatta 12 Eylül öncesine tekabül eden çocukluğumdan, PKK adı bilinmiyorken, “Apocular” diye, devletten çok diğer sol gruplara saldıran, lümpen-kabadayı kimliğine siyasî amaçlar eklemlemiş, insanlarda korku ve tiksinti karışımı bir şeyler uyandıran bir gruptan söz edildiğini de hatırlıyorum. Üstelik benim örgütsel anlamda ilk tanıdığım da PKK’dır. 1985’te Adana’da dershaneye giderken ilk tanıştığım “illegal” adamlar PKK’lıydı. Birkaç kez buluşmuştum. O zaman yasal olarak çalışma (parti, dernek, yayıncılık vs.) olanağı zaten hiçbir örgüt için söz konusu olmadığından doğrudan dağa adam gönderme amaçlı çalışmaları vardı. Bana kötü bir davranış ya da sözleri olmadı ama “oralı” olmakla birlikte etnik olarak Türk olduğumu öğrendikten sonra onları çok cezbetmemiştim. O zaman -en azından benim tanıdıklarım- basbayağı milliyetçiydiler. Üniversite sınavlarında iyi yerleri kazanan Kürt çocuklarının ÖSYM hileleriyle daha önemsiz yerlere yerleştirildiği filan gibi (ve daha neler neler) saçmalıklara inanıyorlar ve tabii inandıkları bu şeyleri propagandalarında kullanıyorlardı. Mücadele yürütebileceğim bir örgüt arayışındaydım ama onlar da beni cezbetmemişlerdi.

Uzatmayayım, gözümü AKP ve DTP ile açmadım. Bugün başbakanın, hatta cumhurbaşkanının ağzından duyduklarımı otuz yılın terazisinde tartacak bir hafızam var. Bazı şeyler vardır ki, bir olunca artık olmuştur; gerisine gidilemez. Geriye adım atmayı imkânsızlaştıran adımlardır bunlar. Bugünlerde olanları da öyle değerlendiriyorum. AKP bu açılımı rafa kaldırabilir. Ama Kürt sorunu buharlaşıp uçmayacağına göre bir sonraki açılımı hangi hükümet yaparsa yapsın bir ileri adımla başlaması gerekecektir. Bu “açılım”ı AKP’nin başlatmasının şöyle bir önemi de var: Solcular bu ülkede onlarca yıldır bunları söylüyor. Ulaşabilecekleri kesimlere zaten bunları ulaştırmışlar. Oysa AKP, Gül, Erdoğan ne diyecek diye onların ağzına bakan, bizim sesimize kulakları tıkalı milyonlar bu sözleri ilk kez duyuyorlar. Onlar nezdinde demokratik ve barışçıl Kürt talepleri bir meşruiyet kazanıyor. Bilinç dediğimiz şey sıçramalarla oluşur. Benim asla ulaşamayacağım bilinçlerdeki sıçramaları önemsiyorum. Bu yüzden esasen bu açılımın tamama ermesinin bile benim gözümde çok önemi yok.

Hem asıl bu gelişmelere burun kıvırmak AKP’den yapabileceğinden fazlasını beklemeyi imlemiyor mu? AKP pragmatizm gereği bu noktada. Onu bu açılıma onlarca yıllık bir mücadelenin biriktirdikleri zorladı. Üstelik kanımca bu mücadeledeki kazanımlarda silahsız, meşru mücadelelerin katkısı sanılandan daha fazladır. AKP’yi bu noktaya belki içinde benim de birkaç damla terim, birkaç gram mürekkebim bulunan bir süreç getirdi. On yıllık hapisliğimin hiç değilse birkaç günü de belki bunun içindi. Açılımı AKP’nin ya da devletin bir ihsanı ya da lütfu gibi görmüyorum. Bu açılımı desteklemekle AKP ile aynı platforma düşeceksem (ki dediğim gibi asıl AKP benimle aynı platforma düşmüştür), bu açılıma karşı çıkmakla kimlerle aynı platforma düşeceğim de açık değil mi?

Ben ihtiyatlı bir iştiyakla “Kürt açılımı”nı izliyorum. PKK’nın ya da devletin yenmesi-yenilmesi de, sözüm ona ülkenin bölünmesinin yolunun açılması da, “ulusların gardiyanlarını tayin hakkı” da umurumda değil. Solculuktan kaynaklanan sempatim PKK’ya değil Kürt halkına yönelik. Ne Ankara’nın ne Kandil’in mavi kuvvetler-kırmızı kuvvetler hesaplarıyla insan hayatını bir ayrıntıya dönüştüren ruhsuz taktik ve stratejileri beni ilgilendiriyor. Bu anlamda taraf bile değilim. 1996’dan beri bütün savaşlar için “karşıt katil grupları arasında taraf tutmak zorunda olmadığımı” söylüyorum. Benim tek derdim asker-sivil-gerilla, kimin kanı olursa olsun, akan kanın durması…

*19 Ağustos 2009’da Kronik Muhalif’te yayınlandı.

Reklamlar

7 comments on ““Mecliste Arbede”den “Kürt Açılımı”na: 20 Yıl Önce, 20 Yıl Sonra*

  1. interzone
    28 Ağustos 2009

    >bu yazıdan alıntı yapan bir kaç blogger olmuş ama ilk yorumu yazmak bana nasip oldu. açılım konusundaki yaklaşımınızı aynen paylaşıyorum. bir çok fikrimin altını kalınca çizmişsiniz. bu kadar ortaklaşmayı görmek ne güzel! şahsen, pek çok ders de çıkarılacak bir yazı: mesela, 10 yıl hapis yatıp da, enseyi karartmamak… berrak bir zihinle, umudun kavgasının hesabına sahip çıkmak… yüzüme en mutlu tebessümü yayan satırlarınızsa, 'liberal solcular'ın reel olarak, "Birgün" deyip seyredenlerden daha devrimci olduklarına dair olanıydı… Birgün değil hergün devrim! sevgiyle…

  2. mutlaktoz
    28 Ağustos 2009

    >selam mehmetbu yazi "kronik muhalif"teyken link vermistim, ama oradan ucmus, kirik link düzeltilecek mi, yoksa baglantiyi buraya mi yönlendirmek icab ediyor….kolay gele.

  3. Mehmet Ördekçi
    28 Ağustos 2009

    >Yok link düzelmeyecek. Ben Kronik Muhalif'teki yazılarıma devam etmeyeceğim. Arkadaşlar da arşivi de kaldırmışlar. Blogdan da memnun değilim ama şimdilik buraya link ver, buradan nereye gideriz bilmem:)

  4. Mehmet Ördekçi
    28 Ağustos 2009

    >Bu arada sevgili interzone'a da teşekkürler, yorumu için.

  5. Murat AYGEN
    28 Kasım 2009

    >FAŞiZME KARŞI, kürdün de, türkün de aptalı BARiKAT, akıllısı TARiKAT kurar! Başpiskopos Makaryos faşizmi iman-gücü ile kahretmiştir; cemaati hem 20.000$ p.c.i.ı lüüüüp yapıyor, hemi de Annanın pilanını caaart caaart yırtıp "tarihin çöp tenekesine" atıyor NETEKiM. Bizimkiler de Mümtaz hocanın tabiri ile "vuruşa vuruşa" kepâze 🙂

  6. downfall
    27 Aralık 2009

    >Sayın Ördekçi benim ne zamandır kafama takılan bir konuda çok hoş bir yazı yazmış. Benim meselenin dikkat çekmek istediğim yanı ise şu: Kürt açılımını son günlerde yaşanan bazı olaylardan bağımsız olarak irdelememek de gerekiyor bana kalırsa. TSK ile hükümet arasındaki iktidar savaşı Arınç'a suikast iddiasıyla daha da karıştı şu son birkaç günde. Neler olacağı belirsiz ama Kürt Açılımında sağlanacak kısmi bir başarı bile TSK'nın bu ülkedeki etkinliğini sınırlayacaktır diye düşünüyorum. Askeri vesayetinsadece zayıflaması bile demokratik hakların önünün açılmasını sağlayabilir. Bizim gibi demokrasisi güdük ülkeler için bence bulunmaz nimet. Açılım sadece bu sebeple bile desteklenebilir bana kalırsa. Sayın Ördekçi'nin de aslında belirttiği gibi eskiden sosyal demokratlar vardı bu ülkede, şimdiki gibi her yerde insanın gözüne sokulurcasına bayraklar yoktu. Şu son 10 veya 15 sene içerisinde o kadar değişti ki bu ülke. Eskiden üç büyük şehirde sosyal demokrat diyebileceğimiz bir parti belediyeleri alabiliyorken şimdi sosyal demokrasinin ruhuna el fatiha okuyoruz. Sosyal demokrasiyi çok sevdiğimden falan değil ama şu andaki ile karşılaştırıldığında o günlerimiz hakikaten iyiymiş. 12 Eylülde atılan temeller üzerinde şu andaki kuşaklar yükseliyor işte. Her neyse, demem o ki sadece TSK'nın vesayetini zayıflattığı için bile açılım desteklenebilir. Alınacak hakları, bilinçlerdeki aydınlanmaları saymıyorum bile. Belki bu sayede artık bu ülkenin yapay gündemlerini değil de gerçek meselelerini tartışma fırsatı buluruz, kim bilir?

  7. Geri bildirim: mehmet ali eren

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 19 Ağustos 2009 by in başka yazılarım, Kronik Muhalif yazıları, politika.

Nüfus cüzdan sureti, ikâmetgâh ilmuhaberi, vesikalık fotoğraf

_________________
Mehmet Ördekçi,
Posta Kutusu: 25,
Sefaköy - İstanbul
_________________

İsteğim üzerine on yıllık hapisliğimin dokuz yılında her ay aksatmadan bana ücretsiz dergi gönderen Birikim'cilere sevgi ve saygılarımla...

Birikim Sayı: 271 / Kasım 2011

Geçen Ayın Birikimi

3-8 Wall Street'ten Huzur Sokağı'na: İşgal ve Direniş Günleri
Dilek Zaptçıoğlu

Kapak: SİLAH/LA MÜCADELE
9-10 Sunuş

11-17 Modern/Reel Sosyalizmin Elan Vital'i
Ömer Laçiner

18-23 Devrimci İlahiyat'ın Işığında Şiddet
Ahmet İnsel

24-26 Devrimci İlahiyat
Sergei Neçayev

27-38 Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine
Emin Alper

39-47 RAF: Yanlış yol, doğru rota
Kıvanç Koçak

48-58 Merih Cemal Taymaz ile Söyleşi: Türkiye'de Sol ve Silahlı Mücadele Bir Muhasebe

59-62 Arjantin'de Silahlı Mücadelenin Yenilgi ve Muhasebe Deneyimi
Aykan Sever

63-69 Laurence McKeown'la IRA ve İrlanda'da Barış Süreci Üzerine: "Duygusal Olmamayı Başarabilmek..."

Nasıl Bir Sol?
70-81 Tanınma Siyasetleri ve Sol
Ferdan Ergut

"Kürt Sorunu"
82-88 Dağ Kavminden Sokak Halkına Kürtler: Ev, Sokak ve Hapishane Arasında
Derviş Aydın Akkoç

Arap Baharı ve Suriye
89-96 Suriye'de Halk Ayaklanması, Siyaset ve Toplum
Seda Altuğ

In memoriam

"Elindeki tek alet çekiç olana bütün sorunlar çivi gibi görünür"müş (Abraham H. Maslow); peki elindeki tek alet silah olana?

Murat Ördekçi
(14 Ocak 1972-19 Aralık 2000)


MURAT’IN ANISI NEKROFİLLERİN* MALI DEĞİL!

(Kasım 2006'da açtığım ilk blogumun ilk yazısı)

Ceset Ticareti Anonim Zihniyeti'nin çeşitli internet sitelerinde kardeşim Mahmut Murat Ördekçi hakkında yazdıklarını ciddiye almayınız. Kötü bir niyetleri yok! İnsanları ölmeye (ve öldürmeye) davet eden her fanatizmin daha önce bu daveti kabul etmiş ölüleri mitleştirmeye ihtiyacı vardır.

Yedi yıldır cezaevinde olan Murat, kitap sayfalarında durduğu gibi durmayan devrim serabının hakikî ve somut duvarına çarpmıştı ve öldüğünde devrimci bile değildi. Bunu bile bile, şimdi onun cesedinden psikopat bir heykel yontmaya çalışıyorlar. Yıllarca koğuşta "misafir ağırlama sorumlusu" adı altında garsonluk yaptırdıkları kardeşim meğer "büyük komutan Murat yoldaş"mış! O kadar "proleter"miş ki bu Murat yoldaş, "yol yapım işlerinden şoförlüğe, çelik-pres işçiliğine kadar pek çok işte" çalışmış, bizden gizli! Oysa biz benimle birlikte eniştemizin elektrik malzemeleri üreten atölyesinde ve bir de Nişantaşı'ndaki Motta Pastanesi'nde çalıştığını biliyorduk. Sonradan içeride başına yönetici olan yiğitler şubede bülbül kesilip adını verdiği için 21'inde kaçak, 22'sinden itibaren mahpustu zaten; 18'ine kadar da öğrenciydi...

Örgüt yöneticilerinden ve kaşar yoldaşlardan tiksindiği, içindeki insan sevgisini ancak hep yeni gelen gençlerle ahbaplık ederek koruyabildiği o koğuşta sık sık içine çöreklenen karamsarlığı kovsun diye kaç mektup dolusu dil döktüğümü unuttuğum kardeşim, meğer 7 gün 24 saat devrimi ve partisini düşünen bir otomatmış! Ölürken bile yoldaşlarını soruyormuş. Oysa bana insandan çok hayvan görebileceği ıssız bir çiftlikte yaşamayı hayal ettiğini yazarken, insan diye koğuşundakilere göndermede bulunuyordu. Bana ve anneme yazdığı bütün mektuplar duruyor, gerekirse burada kendi el yazısıyla, fotoğraf formatında yayınlarım.

Murat'ı yaşama bağlayan, ölümünden iki yıl önce, kendi adını taşıyan yeğeninin dünyaya gelmesi oldu. Başta annesi ve yeğeni olmak üzere, ailesi dışında kimseyi düşünmezdi. Bunu onlar benden daha iyi biliyorlar aslında ama devrim için her şey mübah; adam ölmüş, parlatıp kullanmak lazım! Devrimci menkıbe yazarı, fedakâr "muhalif koyunlar" yetiştirmek için yazdığından, Murat'ı okuyucuya ideal bir "serdengeçti" olarak gösterme gayretiyle uçtukça uçmuş! Bu boku ben yemedim mi zamanında, yedim. Bile bile yalan söylemedim, ama bana iki laf söylendiyse ölmüş biri hakkında, kuşku duymadan, sorgulamadan o iki lafı süslü on iki laf yapıp yazdım. Şimdi buraya bu notu yazıyor olmam da "insan talihinin zalim imkânları"ndan (Tanpınar) olmalı.

Murat'ın devrimci olmadığını vurgulamak, arabesk bir masumiyet propagandası olarak anlaşılabilecek bir şey olduğu gibi, onun katillerinin dört duvar arasındaki silahsız bir insanı tarayarak öldürmeye sanki o insan devrimciyse hakları varmış anlamına gelebileceği için, "politik doğruculuk" açısından, bundan söz etmek istemiyordum. Ama normalde benzerlerini anlatılan benim kardeşim olduğu halde -rastladıkça- başlıklarına bakıp okumadan geçtiğim bir yazıyı okuyup kardeşimi orada tanınmaz halde görünce kendimi tutamadım; pişman değilim. Murat'ın anısı onların yeni Murat'lar tavlayabilmek için tepe tepe kullanabilecekleri "malları" değil!

Blogumda onunla ilgili sayfalar arttıkça, Murat'ın bir afiş değil, tıpkı devletin ve devrimcilerin katlettiği diğer on binlerce insan gibi, birilerinin oğlu ve kardeşi, ve de toprak altında yatan genç bir ölü olduğu görülecek. Ama önceliğimin oğullarının ölümünden sonra artık çok daha yaşlı insanlar olan annemin ve babamın hoşuna gidecek, onların gözünü dolduracak (gözüne görünecek anlamında) şeylerde olduğunu belirteyim hemen. Okuması kıt bu insanlar için Murat hakkında yazılan hangi saçmalığın onun hangi mektubuyla ya da görüş yerinde başbaşa kalabildikleri nadir zamanlarda söylediği hangi sözlerle çürütülebildiğinin bir önemi yok. Ve ayrıca zaten bu blogun konuları ve hedef kitlesi arasında, 21. yüzyılın sadece asayiş tarihinde sadece kanlı bir dipnot olmaya yazgılı "Türkiye devrimci hareketi" de bulunmuyor. Polemik meraklıları bu notla yetinip bir daha bu bloga uğramayabilirler...

*Nekrofili, ölü sevicilik demek. Ölülere tecavüz eden insan görünümlü yaratıkların sapkınlığı. Ama ben Erich Fromm'un psikiyatrist gözüyle totaliter fanatik ideolojilere bakarken kullandığı anlamıyla kullanıyorum. Yazdıklarımdan da görülebileceği gibi, onlar da ölmüşlere başka anlamda bayılıyorlar.

%d blogcu bunu beğendi: