Mehmet Ördekçi'nin blogu

Özünde iyi bir blog…

Koğuş arkadaşım İsmail Beşikçi

İlk olarak Agos gazetesinin kitap eki Agos Kirk’in 32′nci (Haziran 2011) sayısında yayınlanmıştır.

İletişim Yayınları aslında çok geç kalınmış bir görevi üstlenerek sosyolog İsmail Beşikçi için bir kitap hazırladı. Kitabın adı da İsmail Beşikçi. Derleyenler olarak Barış Ünlü ve Ozan Değer’in imzasını taşıyan büyük boy 616 sayfalık kitapta çoğu tanıdık onlarca ismin Hoca hakkında yazdıkları bir araya getirilmiş. Kitabın cüssesi korkutmasın, kolay okunan ve dahası mutlaka okunması gereken bir kitap ortaya çıkmış.

BENDEKİ İSMAİL BEŞİKÇİ

Hiç dikkat etmemiştim, rahmetli babamla aynı yıl doğmuş, 1939’da. Ve internette onunla ilgili sayfalara bakınırken rastlantı sonucu fark ettim ki, bu yazıyı yazmaya başladığım gün, onun adını duymamı sağlayan olayın, yani 1981’de kim bilir kaçıncı kez tutuklandıktan altı yıl sonra, 25 Mayıs 1987’de serbest bırakılmasının yıldönümü. Sosyalist olduğumu kendime ‘ilan’ edeli bir buçuk yıl olmuştu; Kürtlerin, Türklerin bir alt grubu değil, ayrı bir halk olduğuna da ikna olmuştum. Ama bu tahliyeyle ilgili gazete haberlerini okuyana kadar İsmail Beşikçi adını hiç duymamıştım.

‘Babam yaşındaki’ İsmail Beşikçi yıllar sonra, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde koğuş arkadaşım oldu. 5. koğuşun kapısından girince hemen sağdaki ilk ranzanın alt katı onundu;  koğuşun en sonunda, soldaki ranzanın üst katı da benim. Koğuşta en erken ikimiz kalkardık. Çalar saat yoktu elbet, ama beden saatlerimiz sabah 6’da kalkmaya ayarlıydı sanki. Hiç şaşmazdık. Uyuyanları rahatsız etmeden, yavaş hareketlerle yatağımızı düzeltirken göz göze gelir, gülümseyerek birbirimize el sallardık. Bu, “Günaydın hocam” – “Günaydın Mehmet” anlamında bir iletişimdi.

PKK ile Türkiye solundan bazı örgütlerin birlikte kaldığı büyük bir koğuştu. İdareyle ya da askerle aramızda bir gerginlik olduğunda, askerler koğuş kapısına dayanıp kurduğumuz barikatı yıkmaya başladığında İsmail Hoca’yla yer değiştirirdik. Az sonra maruz kalacağımız şiddetten zarar görmesin diye onu benim ranzamın orada korumaya alır, önüne de gençlerden oluşan bir ‘baraj’ kurardık. Toplamda 17 yılı bulan hapisliklerinde devrimci gençler tarafından kim bilir kaç kez böyle korunmuştur. Ama kim bilir kaç kez de böyle korunma şansı olmayan şartlarda, misal yeni bir cezaevine götürüldüğünde ‘hoşgeldin dayağı’ ile karşılanmıştır.

Koğuş dediğin büyükçe bir oda, Ankara Merkez Kapalı da, yatakhanesi, yemekhanesi, televizyon odası vs. ayrı olmayan, benim adlandırmamla ‘ahır tipi’ bir cezaevi olduğuna göre, iki yıl aynı odanın içinde yaşamışız onunla. Ekşi Sözlük’te yazar olduğum ve defalarca niyetlendiğim halde ‘İsmail Beşikçi’ başlığının altına bir şey yazamamam da bununla ilgili zaten: İnsan bir konuda ya da biri hakkında yazmakta zorlanıyorsa, bunun nedeni illa yazacak bir şeyi olmaması değildir; yazacağın çok şey olduğunda da yazamayabilirsin, ne yazsan eksik gelir sana. Bu kapsamlı “armağan kitap” vesilesiyle ben de nihayet Beşikçi hatıratıma küçük bir giriş yapabildiğim için mutluyum.

KÜRTLERİN “SARI HOCA”SI

Bu ufak tefek, sessiz, sakin, gösterişsiz adamı tanıyan biri için onun daha 1960’ların başlarında, yani 1968 kabarışından yıllar önce, daha Kürtlerin bile çoğu Kürtlüğünün bilincinde değilken, inkâr ve aşağılama politikaları yüzünden Kürtler bile Kürtlüğü bir an önce kurtulunması gereken bir dağlılık, köylülük, gerilik, ilkellik olarak görüyorken, sadece resmî değil aynı zamanda muteber olan görüş de Kürtlerin aslında vaktiyle sapa yerlerde kalıp Türkçeyi maalesef unutmuş Türkler olduğuyken, koca bir rejimin devletlû efsanelerine itiraz etmiş biri olduğuna inanmak gerçekten zordur. Bu konudaki doktora tezini 1967’de tamamladığını, 1969’da yine bu konuda iki kitabının birden çıktığını hatırlatmak isterim.

Beşikçi Hoca’yı baş tacı etmemiz için her fikrine katılmamız, her dediğini kabul etmemiz gerekmez. İnsana okurken edebi bir haz veren bir üslubu olmadığı gibi, Beşikçi aslında yeni bir şey keşfetmiş, bilinmeyen bir şeyi ortaya çıkarmış da değildir. Ama onun adının etrafında oluşan saygınlık halesini yaratan da tam olarak budur. Bir keşif yapmış olsaydı, ders kitaplarında adı başka bilim insanlarıyla birlikte sıralanan biri olacaktı – akademik kariyeri böyle yarım kalmayacağı için, muhtemelen ‘Prof.’ unvanıyla elbette. Ama o bilinmeyen değil de, emir-komuta zinciriyle yok sayılan bir ‘şey’i ortaya çıkardı; devletin bildiği ama bilinmesini istemediği bir gerçeği deşifre ve teşhir etti. “Bakın burada bu var, ama üstü örtülmüş, bu ilelebet böyle örtülü kalamaz, kalmamalı” dedi. O örtüyü örten muktedirlerin nefretini kazanmayı göze aldı. Bu yüzden de, akademik kariyeri, Kürtleri yok sayan rejimin zindanlarında noktalandı. Bugün asker-sivil resmi zevatın ağzından “E ama yani biz Türk derken aslında Türk anlamında değil yani, Kürtler de dâhil yani, vatandaşlık anlamında Türk yani” gevelemelerini olsun duyabiliyorsak, Kürtlerin en azından var olduğu inkâr edilmiyorsa, devlet eliyle Kürtçe televizyon yayını yapılıyorsa, ve son aylarda Öcalan’la devletin çözüm için görüşmelerde bulunduğu açıkça telaffuz edilebiliyorsa, bunda PKK’nın, HEP-BDP geleneğinin ve başka Kürt politik gruplarının olduğu kadar İsmail Beşikçi’nin de rolü vardır. Kendisinin Kürt olmaması da bu rolü güçlendiren bir etkendir.

Kürtlerin uzun yıllar önce taktığı adıyla ‘Sarı Hoca’nın bir halkın uyanışındaki rolünün büyüklüğüyle çelişir görünen alçakgönüllülüğü, aslında belki de bu rolün bizatihi temelidir. İsmail Beşikçi SBF öğrencisiyken staj için gittiği bölgede gözüyle gördüğü Kürtleri, kulağıyla duyduğu Kürtçeyi inkâr edebilen, en azından inkâra sessiz kalabilen biri olsaydı, herhalde şimdi Ege ya da Akdeniz taraflarındaki yazlığında emekliliğini yaşayan bir sosyoloji profesörü olacaktı. Çoğumuz adını bile bilmeyecektik. Oysa o sadece kitaplarında değil mahkeme salonlarında da Kürtlerden, Kürdistan’dan özgürce söz edebilmesinin bedelini, duvarlar arasında, tozlu koğuşlarda, paslı ranzalarda, hak ettiğinden çok kötü koşullarda yıllarını geçirerek ödedi. Yargılandığı mahkemelerde yaptığı savunmalar için bile hakkında davalar açıldı, cezalar verildi. Gık demedi. Ben iki yıl içinde bir kere de “Şu niye yok?” dediğini duymadım bu adamın. Sinirlendiğini bir kere gördüm, o da kendisine saygısını o şekilde ifade ettiğini düşünen bir arkadaş, Hoca yüzünü yıkarken ona havlu tuttuğu için! Belli ki daha önce uyarmış, ama muhatabı anlamamış. İsmail Beşikçi öyle şeyleri sevmez! Yanlış, ayıp, “Bize yakışmaz” diye düşündüğü için değil, gerçekten sevmez. İçinde, yapısında, mayasında yok.

Herhangi bir kimseyi yüceltip mitoslaştırma yanlısı değilim elbette, ama İsmail Beşikçi’nin eleştirilebilecek yönleri, mücadelesini, çilesini ve etkisini örtecek boyutta değil. Kürt halkının ve duyarlı, vicdanlı Türklerin uyanışındaki rolünü küçültecek boyutta hiç değil.

GİZLİ KÜRDOLOJİ VE ANTİ-KÜRDOLOJİDEN KÜRDOLOJİYE

Derlemede yer alan makalesinde M. Malmîsanij’in belirttiği gibi Türkiye’de “Kürdoloji” bir biçimde hep var olmuştu. Ama Rusya’da ve Batı’da 19. yüzyıldan beri adından söz edilen, bildiğimiz  “Kürdoloji” olarak ortaya çıkmadı bu çalışmalar. Ya “gizli Kürdoloji”,  yani devletin kendi içinde, özellikle Kürt bölgesinde görev yapacak resmî zevatı bilgilendirmek amacıyla, “gayet gizli ve zata mahsustur”, “mahrem ve hizmete mahsustur” gibi kayıtlarla çoğalttığı, devlet içinde dolaşıma sokulan, çoğu hiç kitaplaşmamış inceleme ve raporlar, ya da “anti-Kürdoloji”, yani yine devletin bu kez kamuoyuna yönelik olarak yaptığı ve Kürtlerin ve Kürtçenin aslında var olmadığını “göstermeye” yönelik çalışmalar biçiminde var oldu.

İsmail Beşikçi politik mücadele içinden değil bizatihi devletin gölgesindeki akademyadan gelen bir insan olarak işte bu inkâr ve çarpıtmaları tuzla buz etti. Bütün kitapları toplatıldı. Hemen her yazdığına dava açılmakla kalmadı, mahkemede bu yazdıklarını savunurken kullandığı ifadeler için de çoğu kez yeni davalarla karşı karşıya kaldı. Devlet için Kürt meselesi başka meselelere benzemiyordu!

Kürtlerin varlığını ve haklarını (bu ikincisi neyse de, var olan bir halkın var olduğunun savunulmak zorunda kalması bir ülke için ne kadar yüz kızartıcı bir durumdur) savunmanın bedeli onun için ağır olsa da, bu derlemedeki tanıklıklardan da görülebileceği gibi, Beşikçi’nin bundan kendi adına şikâyetçi olduğuna ilişkin bir emareye rastlanmadı. Zaten sonunda kazanan da o oldu…

Barış Ünlü, Ozan Değer

İsmail Beşikçi

İletişim Yayınları, Mart 2011, 615 s.

Reklamlar

3 comments on “Koğuş arkadaşım İsmail Beşikçi

  1. Serab Çakalır Türkmen
    15 Ağustos 2011

    Yazıyı okumakta geciktim, farkındayım. Aslında bir kez hızlıca okumuş, daha sonra iyice sindirerek okuyup yorumlamak üzere geçip gitmiştim yanından. Akıcı bir üslupla yazılmış, bilgi veren ve düşündüren bir yazı. İsmail Beşikçi’yi senin kaleminden tanıdığıma memnun oldum. Eline sağlık, Mehmet.

  2. SaidTaha (@Mutezil)
    03 Eylül 2011

    Adını sık sık duyduğum ama hakkında çok az bilgiye sahip olduğum İsmail Hoca’ya dair bu muhtasar yazı için teşekkürler

    Birgün bir yerde konuşabilmek ümidiyle..

  3. Ulusal Facia
    04 Şubat 2012

    Arkadaş bunun gibi yazıları okudukça, memleketimin altı sıkıca bağlanan tarihi zavallı devletimin paçalarıdan sızdıkça içim kararıyor, burnumun direği kırılıyor. Nasıl bir toplum(?) olmuşuz?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 07 Temmuz 2011 by in Agos.

Dolaşım

Nüfus cüzdan sureti, ikâmetgâh ilmuhaberi, vesikalık fotoğraf

_________________
Mehmet Ördekçi,
Posta Kutusu: 25,
Sefaköy - İstanbul
_________________

İsteğim üzerine on yıllık hapisliğimin dokuz yılında her ay aksatmadan bana ücretsiz dergi gönderen Birikim'cilere sevgi ve saygılarımla...

Birikim Sayı: 271 / Kasım 2011

Geçen Ayın Birikimi

3-8 Wall Street'ten Huzur Sokağı'na: İşgal ve Direniş Günleri
Dilek Zaptçıoğlu

Kapak: SİLAH/LA MÜCADELE
9-10 Sunuş

11-17 Modern/Reel Sosyalizmin Elan Vital'i
Ömer Laçiner

18-23 Devrimci İlahiyat'ın Işığında Şiddet
Ahmet İnsel

24-26 Devrimci İlahiyat
Sergei Neçayev

27-38 Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine
Emin Alper

39-47 RAF: Yanlış yol, doğru rota
Kıvanç Koçak

48-58 Merih Cemal Taymaz ile Söyleşi: Türkiye'de Sol ve Silahlı Mücadele Bir Muhasebe

59-62 Arjantin'de Silahlı Mücadelenin Yenilgi ve Muhasebe Deneyimi
Aykan Sever

63-69 Laurence McKeown'la IRA ve İrlanda'da Barış Süreci Üzerine: "Duygusal Olmamayı Başarabilmek..."

Nasıl Bir Sol?
70-81 Tanınma Siyasetleri ve Sol
Ferdan Ergut

"Kürt Sorunu"
82-88 Dağ Kavminden Sokak Halkına Kürtler: Ev, Sokak ve Hapishane Arasında
Derviş Aydın Akkoç

Arap Baharı ve Suriye
89-96 Suriye'de Halk Ayaklanması, Siyaset ve Toplum
Seda Altuğ

In memoriam

"Elindeki tek alet çekiç olana bütün sorunlar çivi gibi görünür"müş (Abraham H. Maslow); peki elindeki tek alet silah olana?

Murat Ördekçi
(14 Ocak 1972-19 Aralık 2000)


MURAT’IN ANISI NEKROFİLLERİN* MALI DEĞİL!

(Kasım 2006'da açtığım ilk blogumun ilk yazısı)

Ceset Ticareti Anonim Zihniyeti'nin çeşitli internet sitelerinde kardeşim Mahmut Murat Ördekçi hakkında yazdıklarını ciddiye almayınız. Kötü bir niyetleri yok! İnsanları ölmeye (ve öldürmeye) davet eden her fanatizmin daha önce bu daveti kabul etmiş ölüleri mitleştirmeye ihtiyacı vardır.

Yedi yıldır cezaevinde olan Murat, kitap sayfalarında durduğu gibi durmayan devrim serabının hakikî ve somut duvarına çarpmıştı ve öldüğünde devrimci bile değildi. Bunu bile bile, şimdi onun cesedinden psikopat bir heykel yontmaya çalışıyorlar. Yıllarca koğuşta "misafir ağırlama sorumlusu" adı altında garsonluk yaptırdıkları kardeşim meğer "büyük komutan Murat yoldaş"mış! O kadar "proleter"miş ki bu Murat yoldaş, "yol yapım işlerinden şoförlüğe, çelik-pres işçiliğine kadar pek çok işte" çalışmış, bizden gizli! Oysa biz benimle birlikte eniştemizin elektrik malzemeleri üreten atölyesinde ve bir de Nişantaşı'ndaki Motta Pastanesi'nde çalıştığını biliyorduk. Sonradan içeride başına yönetici olan yiğitler şubede bülbül kesilip adını verdiği için 21'inde kaçak, 22'sinden itibaren mahpustu zaten; 18'ine kadar da öğrenciydi...

Örgüt yöneticilerinden ve kaşar yoldaşlardan tiksindiği, içindeki insan sevgisini ancak hep yeni gelen gençlerle ahbaplık ederek koruyabildiği o koğuşta sık sık içine çöreklenen karamsarlığı kovsun diye kaç mektup dolusu dil döktüğümü unuttuğum kardeşim, meğer 7 gün 24 saat devrimi ve partisini düşünen bir otomatmış! Ölürken bile yoldaşlarını soruyormuş. Oysa bana insandan çok hayvan görebileceği ıssız bir çiftlikte yaşamayı hayal ettiğini yazarken, insan diye koğuşundakilere göndermede bulunuyordu. Bana ve anneme yazdığı bütün mektuplar duruyor, gerekirse burada kendi el yazısıyla, fotoğraf formatında yayınlarım.

Murat'ı yaşama bağlayan, ölümünden iki yıl önce, kendi adını taşıyan yeğeninin dünyaya gelmesi oldu. Başta annesi ve yeğeni olmak üzere, ailesi dışında kimseyi düşünmezdi. Bunu onlar benden daha iyi biliyorlar aslında ama devrim için her şey mübah; adam ölmüş, parlatıp kullanmak lazım! Devrimci menkıbe yazarı, fedakâr "muhalif koyunlar" yetiştirmek için yazdığından, Murat'ı okuyucuya ideal bir "serdengeçti" olarak gösterme gayretiyle uçtukça uçmuş! Bu boku ben yemedim mi zamanında, yedim. Bile bile yalan söylemedim, ama bana iki laf söylendiyse ölmüş biri hakkında, kuşku duymadan, sorgulamadan o iki lafı süslü on iki laf yapıp yazdım. Şimdi buraya bu notu yazıyor olmam da "insan talihinin zalim imkânları"ndan (Tanpınar) olmalı.

Murat'ın devrimci olmadığını vurgulamak, arabesk bir masumiyet propagandası olarak anlaşılabilecek bir şey olduğu gibi, onun katillerinin dört duvar arasındaki silahsız bir insanı tarayarak öldürmeye sanki o insan devrimciyse hakları varmış anlamına gelebileceği için, "politik doğruculuk" açısından, bundan söz etmek istemiyordum. Ama normalde benzerlerini anlatılan benim kardeşim olduğu halde -rastladıkça- başlıklarına bakıp okumadan geçtiğim bir yazıyı okuyup kardeşimi orada tanınmaz halde görünce kendimi tutamadım; pişman değilim. Murat'ın anısı onların yeni Murat'lar tavlayabilmek için tepe tepe kullanabilecekleri "malları" değil!

Blogumda onunla ilgili sayfalar arttıkça, Murat'ın bir afiş değil, tıpkı devletin ve devrimcilerin katlettiği diğer on binlerce insan gibi, birilerinin oğlu ve kardeşi, ve de toprak altında yatan genç bir ölü olduğu görülecek. Ama önceliğimin oğullarının ölümünden sonra artık çok daha yaşlı insanlar olan annemin ve babamın hoşuna gidecek, onların gözünü dolduracak (gözüne görünecek anlamında) şeylerde olduğunu belirteyim hemen. Okuması kıt bu insanlar için Murat hakkında yazılan hangi saçmalığın onun hangi mektubuyla ya da görüş yerinde başbaşa kalabildikleri nadir zamanlarda söylediği hangi sözlerle çürütülebildiğinin bir önemi yok. Ve ayrıca zaten bu blogun konuları ve hedef kitlesi arasında, 21. yüzyılın sadece asayiş tarihinde sadece kanlı bir dipnot olmaya yazgılı "Türkiye devrimci hareketi" de bulunmuyor. Polemik meraklıları bu notla yetinip bir daha bu bloga uğramayabilirler...

*Nekrofili, ölü sevicilik demek. Ölülere tecavüz eden insan görünümlü yaratıkların sapkınlığı. Ama ben Erich Fromm'un psikiyatrist gözüyle totaliter fanatik ideolojilere bakarken kullandığı anlamıyla kullanıyorum. Yazdıklarımdan da görülebileceği gibi, onlar da ölmüşlere başka anlamda bayılıyorlar.