Mehmet Ördekçi'nin blogu

Özünde iyi bir blog…

Toprağa “vatan” denmeli ki, uğrunda ölen çıksın!(*)


İlk olarak Agos gazetesinin kitap eki Agos Kirk’in 32’nci (Haziran 2011) sayısında yayınlanmıştır.

Bu ülkenin mürekkep yalamışları arasında bile zorunlu askerliğin silahla, bombayla ilgili bir şey olduğunu düşünenler hâlâ çoğunlukta. Hal böyleyken “ideoloji” denince hayatın çoğunlukla gençlik döneminde büyüsüne kapılınan birtakım düşünce sistemlerinin anlaşılması da çok normal. Oysa eğitim başta olmak üzere içinde devlet parmağı bulunan herhangi bir biçimlendirme, formatlama faaliyetinde ideolojinin dışında pek az şey var. Erkeklere askerlik yaptırmak ve kadınlara onların yolunu gözletmek -ve bunların normal, doğal, rasyonel durumlar olduğunu varsay(dır)mak- da toplumun endoktrinasyonunda önemli unsurlardan biri.

Bir önceki genelkurmay başkanı İlker Başbuğ, zorunlu askerliğin tartışmaya açılmasına kızıp ne demişti: “Bu sistemle oynamaya kalkarsanız, orduyla millet arasındaki bağ da kopar.” İşte altına imzamı atabileceğim belki de tek İlker Başbuğ cümlesi! Farkımız şu ki ben milletin artık orduyla bağını koparıp biraz da bilimle, felsefeyle, sanatla bağ kurmasından yanayım.

Başkasının kanını dökmek için her zaman bahane bulunabilir de, boyalı bir beze anlamlar yükleyip onun peşinde kendi ölümüne koşmak kolay anlaşılır bir şey değil. O boyalı beze anlamlar yüklemeyi de içinde barındıran ideolojik “vatan” kavramı da hiç sorgulamadan, otopsi masasına yatırıp karnını deşmeden, sanki doğuştan yanımızda getirmişiz gibi duran başlıca “suç aleti!”

Nerede okumuştum hatırlamıyorum, “beyaz insan”la “yamyam” tartışıyor:

— Ama siz de insanları öldürmüyor musunuz?

— Tamam evet öldürüyoruz ama sizin gibi pişirip yemiyoruz!

— İyi de yemeyecekseniz niçin öldürüyorsunuz?

Evet, insan eti yemiyoruz, ama “yamyam”lardan farklı olarak bizim “vatan”larımız var. Vatanımıza o kadar bağlıyız ki o vatanda annelerinin pencere ya da balkonda çiçek yetiştirdiği saksıların içindekileri saymazsak (ki zaten sayılmaz) bir karış toprağı bulunmayan çocuklar bile o vatanın kendilerinin olduğundan emin. Kendilerinin olduğundan emin oldukları bu vatan için ölmeye bile dünden hazır olanların öldürmeye geçen haftadan hazır olmaları çok normal.

Boğaziçi Üniversitesi’nde lisans ve lisansüstü felsefe okuduktan sonra ikinci yüksek lisansını Budapeşte’de, Central European Üniversitesi’nde siyaset bilimi alanında yapan Sezgi Durgun daha sonra Marmara Üniversitesi’nde aynı alanda doktora yapmış. Çok derin, çok ayrıntılı, bu konuda okumuşluğu olanları da memnun edecek, ama sadece nereden çıkmış, ne zaman çıkmış, nasıl çıkmış bu vatan-millet edebiyatı diye merak edip okumaya niyetlenenleri de hayattan bezdirmeyecek kadar “okunaklı”  bir ilk kitapla karşımızda.

Kitapta modern bir ulus-devlet inşası sürecinin bir parçası olarak vatan inşası deneyimi Osmanlı İmparatorluğu-Türkiye Cumhuriyeti değişim ve sürekliliği içinde ele alınmış. Sonsuza kadar değişmeyeceği varsayılan bazı resmî kabullerin ciddi ciddi sarsıldığı bugünün Türkiyesinde bu kitabı okurken bugünkü sorunların  “kökü dışarıda” değil “kökü geçmişte “olduğunu daha net bir biçimde görebilirsiniz.

(*) Mithat Cemal Kuntay’ın (1885–1956) “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” dizelerine atfen.

Memalik-i Şahane’den Vatan’a – Sezgi Durgun

İletişim Yayınları, Mayıs 2011, 328 sayfa

Reklamlar

One comment on “Toprağa “vatan” denmeli ki, uğrunda ölen çıksın!(*)

  1. Murat
    03 Ağustos 2011

    Gerçekten yarıldım okurken, sahi siz kendiniz de inanıyor musunuz bu zırvalara?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 07 Temmuz 2011 by in Agos.

Nüfus cüzdan sureti, ikâmetgâh ilmuhaberi, vesikalık fotoğraf

_________________
Mehmet Ördekçi,
Posta Kutusu: 25,
Sefaköy - İstanbul
_________________

İsteğim üzerine on yıllık hapisliğimin dokuz yılında her ay aksatmadan bana ücretsiz dergi gönderen Birikim'cilere sevgi ve saygılarımla...

Birikim Sayı: 271 / Kasım 2011

Geçen Ayın Birikimi

3-8 Wall Street'ten Huzur Sokağı'na: İşgal ve Direniş Günleri
Dilek Zaptçıoğlu

Kapak: SİLAH/LA MÜCADELE
9-10 Sunuş

11-17 Modern/Reel Sosyalizmin Elan Vital'i
Ömer Laçiner

18-23 Devrimci İlahiyat'ın Işığında Şiddet
Ahmet İnsel

24-26 Devrimci İlahiyat
Sergei Neçayev

27-38 Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine
Emin Alper

39-47 RAF: Yanlış yol, doğru rota
Kıvanç Koçak

48-58 Merih Cemal Taymaz ile Söyleşi: Türkiye'de Sol ve Silahlı Mücadele Bir Muhasebe

59-62 Arjantin'de Silahlı Mücadelenin Yenilgi ve Muhasebe Deneyimi
Aykan Sever

63-69 Laurence McKeown'la IRA ve İrlanda'da Barış Süreci Üzerine: "Duygusal Olmamayı Başarabilmek..."

Nasıl Bir Sol?
70-81 Tanınma Siyasetleri ve Sol
Ferdan Ergut

"Kürt Sorunu"
82-88 Dağ Kavminden Sokak Halkına Kürtler: Ev, Sokak ve Hapishane Arasında
Derviş Aydın Akkoç

Arap Baharı ve Suriye
89-96 Suriye'de Halk Ayaklanması, Siyaset ve Toplum
Seda Altuğ

In memoriam

"Elindeki tek alet çekiç olana bütün sorunlar çivi gibi görünür"müş (Abraham H. Maslow); peki elindeki tek alet silah olana?

Murat Ördekçi
(14 Ocak 1972-19 Aralık 2000)


MURAT’IN ANISI NEKROFİLLERİN* MALI DEĞİL!

(Kasım 2006'da açtığım ilk blogumun ilk yazısı)

Ceset Ticareti Anonim Zihniyeti'nin çeşitli internet sitelerinde kardeşim Mahmut Murat Ördekçi hakkında yazdıklarını ciddiye almayınız. Kötü bir niyetleri yok! İnsanları ölmeye (ve öldürmeye) davet eden her fanatizmin daha önce bu daveti kabul etmiş ölüleri mitleştirmeye ihtiyacı vardır.

Yedi yıldır cezaevinde olan Murat, kitap sayfalarında durduğu gibi durmayan devrim serabının hakikî ve somut duvarına çarpmıştı ve öldüğünde devrimci bile değildi. Bunu bile bile, şimdi onun cesedinden psikopat bir heykel yontmaya çalışıyorlar. Yıllarca koğuşta "misafir ağırlama sorumlusu" adı altında garsonluk yaptırdıkları kardeşim meğer "büyük komutan Murat yoldaş"mış! O kadar "proleter"miş ki bu Murat yoldaş, "yol yapım işlerinden şoförlüğe, çelik-pres işçiliğine kadar pek çok işte" çalışmış, bizden gizli! Oysa biz benimle birlikte eniştemizin elektrik malzemeleri üreten atölyesinde ve bir de Nişantaşı'ndaki Motta Pastanesi'nde çalıştığını biliyorduk. Sonradan içeride başına yönetici olan yiğitler şubede bülbül kesilip adını verdiği için 21'inde kaçak, 22'sinden itibaren mahpustu zaten; 18'ine kadar da öğrenciydi...

Örgüt yöneticilerinden ve kaşar yoldaşlardan tiksindiği, içindeki insan sevgisini ancak hep yeni gelen gençlerle ahbaplık ederek koruyabildiği o koğuşta sık sık içine çöreklenen karamsarlığı kovsun diye kaç mektup dolusu dil döktüğümü unuttuğum kardeşim, meğer 7 gün 24 saat devrimi ve partisini düşünen bir otomatmış! Ölürken bile yoldaşlarını soruyormuş. Oysa bana insandan çok hayvan görebileceği ıssız bir çiftlikte yaşamayı hayal ettiğini yazarken, insan diye koğuşundakilere göndermede bulunuyordu. Bana ve anneme yazdığı bütün mektuplar duruyor, gerekirse burada kendi el yazısıyla, fotoğraf formatında yayınlarım.

Murat'ı yaşama bağlayan, ölümünden iki yıl önce, kendi adını taşıyan yeğeninin dünyaya gelmesi oldu. Başta annesi ve yeğeni olmak üzere, ailesi dışında kimseyi düşünmezdi. Bunu onlar benden daha iyi biliyorlar aslında ama devrim için her şey mübah; adam ölmüş, parlatıp kullanmak lazım! Devrimci menkıbe yazarı, fedakâr "muhalif koyunlar" yetiştirmek için yazdığından, Murat'ı okuyucuya ideal bir "serdengeçti" olarak gösterme gayretiyle uçtukça uçmuş! Bu boku ben yemedim mi zamanında, yedim. Bile bile yalan söylemedim, ama bana iki laf söylendiyse ölmüş biri hakkında, kuşku duymadan, sorgulamadan o iki lafı süslü on iki laf yapıp yazdım. Şimdi buraya bu notu yazıyor olmam da "insan talihinin zalim imkânları"ndan (Tanpınar) olmalı.

Murat'ın devrimci olmadığını vurgulamak, arabesk bir masumiyet propagandası olarak anlaşılabilecek bir şey olduğu gibi, onun katillerinin dört duvar arasındaki silahsız bir insanı tarayarak öldürmeye sanki o insan devrimciyse hakları varmış anlamına gelebileceği için, "politik doğruculuk" açısından, bundan söz etmek istemiyordum. Ama normalde benzerlerini anlatılan benim kardeşim olduğu halde -rastladıkça- başlıklarına bakıp okumadan geçtiğim bir yazıyı okuyup kardeşimi orada tanınmaz halde görünce kendimi tutamadım; pişman değilim. Murat'ın anısı onların yeni Murat'lar tavlayabilmek için tepe tepe kullanabilecekleri "malları" değil!

Blogumda onunla ilgili sayfalar arttıkça, Murat'ın bir afiş değil, tıpkı devletin ve devrimcilerin katlettiği diğer on binlerce insan gibi, birilerinin oğlu ve kardeşi, ve de toprak altında yatan genç bir ölü olduğu görülecek. Ama önceliğimin oğullarının ölümünden sonra artık çok daha yaşlı insanlar olan annemin ve babamın hoşuna gidecek, onların gözünü dolduracak (gözüne görünecek anlamında) şeylerde olduğunu belirteyim hemen. Okuması kıt bu insanlar için Murat hakkında yazılan hangi saçmalığın onun hangi mektubuyla ya da görüş yerinde başbaşa kalabildikleri nadir zamanlarda söylediği hangi sözlerle çürütülebildiğinin bir önemi yok. Ve ayrıca zaten bu blogun konuları ve hedef kitlesi arasında, 21. yüzyılın sadece asayiş tarihinde sadece kanlı bir dipnot olmaya yazgılı "Türkiye devrimci hareketi" de bulunmuyor. Polemik meraklıları bu notla yetinip bir daha bu bloga uğramayabilirler...

*Nekrofili, ölü sevicilik demek. Ölülere tecavüz eden insan görünümlü yaratıkların sapkınlığı. Ama ben Erich Fromm'un psikiyatrist gözüyle totaliter fanatik ideolojilere bakarken kullandığı anlamıyla kullanıyorum. Yazdıklarımdan da görülebileceği gibi, onlar da ölmüşlere başka anlamda bayılıyorlar.

%d blogcu bunu beğendi: