Mehmet Ördekçi'nin blogu

Özünde iyi bir blog…

Önümüzdeki Asıl Tehlike: Cezayir Olmak!

AKP’nin bütün aleyhte çabalara rağmen ezici bir başarıyla çıktığı 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinin ardından yazdığım ve derKi’nin başlığını “Ya Cezayir olursak?” şeklinde değiştirerek yayınladığı yazım…

22 Temmuz günü Türkiye bir seçim yaşadı. AKP’nin oyu yüzde 12 oranında artış gösterdi. 53 yıl sonra ilk kez bir iktidar partisi sandıktan oyunu arttırarak çıktı. AKP yüzünden laikliğin tehlikede olduğu iddiaları meydanları inletse de “gerçek hayat”ta yankı bulmadı. Daha temel kaygılarla tıka basa dolu hayatlarında laiklik kaygısına yer ayıramayan alt sınıflar ve istese bu kaygıya yer bulabilecek olup da laikliğe aykırı uygulamalardan kaygılanmak için yeterli dayanak göremeyenler korku politikalarından etkilenmedi. Yüzde 47’si AKP’ye oy verdi. Cumhuriyet Halk Partisi ise, DSP, SHP ve merhum İsmail Cem’in Yeni Türkiye hareketinin oylarını da bünyesinde toplamasına, her birinin kendi kitlesi bulunan bazı sağ politik figürleri de saflarına katmasına ve etkili kişi ve kurumlar tarafından seçmenlere işaret edilmesine rağmen oylarını sadece 1,4 puan arttırarak yüzde 20,8 oranında oy alabildi. Sonuçların yavaş yavaş belli olduğu saatlerde CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, halkın oyunu “rasyonel” kullanmadığını açıkladı. Ekran karşısında, “biz bu ülkeyi ne güzel yönetirdik, ah bir de içinde halk olmasa” diye mırıldanıp güldüm.

Sonraki günlerde de sağda solda halkın ne kadar cahil, bilinçsiz, adi, şerefsiz olduğuna ilişkin pek çok mesaj okudum. Bilinç dedikleri, ideolojik angajman! İdeoloji de Kemalizm. 1938’de, kara tren ve telgraf çağında dondurulup paketlenmiş, ama nanoteknoloji çağında da bütün sorulara cevap bulabileceğin altı kutsal ve dokunulmaz ilke ve bunların Atatürk’ün hiç duymadığı izahatı. Bir haftada gittiğin yere artık üç saatte gidebiliyor olman, bilgisayar ve internet, Birleşmiş Milletler, nükleer silahlar, borsa, uluslararası terörizm, iletişimdeki devrimler, uzaya açılmak ve saire, mesela ülkeler arası ilişkilerde neyi değiştirmiş olabilir ki? Dünyanın dört yanında binlerce üniversite, bir o kadar araştırma kuruluşu boşuna çalıştı yetmiş yıldır. On binlerce kitap, yüz binlerce makale boşuna yazıldı. Merak ettiğin nedir? Aç: Kemalizm, cilt 2, sayfa 284, cevabın orada!

Atatürk’ü sevmek, ya da en azından onunla bir sorunu olmamak yetmiyor. Bilinçsizsin o zaman. Böyle gidip Atatürk ve laiklik düşmanlarına oy verirsin işte. Bilinçli olsan CHP’ye oy verirdin!
Başkalarının inanç ve değerlerine saygılı, ama aile geleneği nedeniyle ya da samimi kaygı ve korkularla CHP’ye oy veren çok sayıda insan var elbette. Yine de CHP’nin bu hezimeti beni sevindirdi. Örtülü kadınları böceğe benzeten, Müslümanlıkla ilgili her belirtiden rahatsız olan, olumsuz çağrışımlar yüklediği “imam” ya da “imam hatipli” gibi başlıklar altında “kötüler” kategorileri geliştiren, cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde “aman Tanrım, Apaçiler Çankaya’ya doğru yaklaşıyor!” çığlıklarıyla CHP, yüksek yargı ve ordu üçlüsünün başkentteki hoyratlıklarını alkışlayan, Türkiye’nin Müslüman topluma sahip bir ülke olduğunu bir ansiklopedide okumuş izlenimi veren “özde değil sözde demokrat”lar, laik bağnazlar, giyim kuşam cumhuriyetçileri toplumdaki sayılarını ve oranlarını öğrenmiş oldular. İyi oldu. Başbakanın konuşmalarındaki “inşallah” kelimelerini -kendince dalga geçmek için- “iiişallloooooooooohh” diye nakledip gülerken çok eğlenen bir fosil hatırlıyorum Kanaltürk’ten. 100 yaşlarında. Duayen gazeteciymiş. Çıraklarından biriyle söyleşiyorlardı pazar günleri. Böylelerine bu tokat gerekliydi. O “inşallah”ın, kendilerinin hayli yabancısı oldukları bu toplumda taşıdığı değeri ve göstermeleri gereken saygıyı öğrenmeleri için bir şans onlara…

Kırpılıp Kemalist yapılmış eski komünistler dâhil laiklik takıntılı solcular, darbe plancısı emekli paşalarla ve ülkücülerle elele verdi. Onca yıl solculuk yapmışlar, ülkenin kaderine müdahil olmaya çalışmışlar, ama daha “anti” olmanın aynı zamanda “tâbi” olmak anlamına geldiğini fark edememişler. Kendilerini AKP’ye göre tanımlayıp anlamsızlaştırıyorlar. Üstelik AKP’yi de güçlendiriyorlar. Çağlayan mitinginde o “solcu” amigonun (şu yukarıdaki fosilin kendisiyle program yapan çırağı işte canım!) “solcuysan CHP’ye, sağcıysan MHP’ye” (oy ver) diye slogan attırması unutulacak sahne değildi. Herkes unutsa ben unutmayacağım…

Bu ülkede hâlâ evlerin çoğunda tüp gaz kullanılıyor. Hayatlarında laiklik kaygısına sıra gelmeyenler, onlarca yıldır iki kere üst üste aynı fiyata alamadıkları tüp gazı ilk kez üst üste aynı paraya alabilmelerini kutlamak için AKP’ye oy verdiler! Tüp gazın ne olduğunu hatırlamayanlarsa onların “rasyonel olmadıklarını” söylüyor. Asıl irrasyonel davranış, tüp gaz kadar somut olmayan, hatta tamamen soyut olan kaygılarla oy vermektir, ve bu bir orta sınıf lüksüdür. Alt sınıflar ekmek, üst sınıflar pasta(dan pay) derdindedir. Ekonomi dışı talep ve kaygılarla oy vermek; maaşlı, sağlık ve sosyal güvenceli, aç kalma korkusu ya da ithalat-ihracatla memleketin sayılı zenginleri arasına katılma hevesi/umudu olmayan küçük burjuvaların, orta sınıfın davranışıdır. Kendisi bu lükse aslında sahip olmadığı halde orta sınıf özentisi ya da ideolojik nedenlerle ekonomi dışı kaygılarla oy kullananlar da vardır. Ama bunlar geneli belirleyecek ölçekte değildir. Seçmen geneli oy kullanırken “rasyonel”dir! Bu “rasyonel” seçmene CHP ne vaat etti? Tuzu kuruların “hassasiyet”lerini okşayarak alınacak oy bu kadardır ve CHP de almıştır. Bu açıdan tebrik edilmeli. Benim itirazım, sol olduğunu iddia eden bir partinin okşamak için seçtiği hassasiyetlere.

Ecevit’in etkili ve inandırıcı bir sol söylem tutturduğu 1973–80 arası yıllar (ki yüksek oylar da almıştır bu dönemde) dışında CHP hep tuzu kuruların partisi oldu. Doğuşu itibariyle bir devlet partisi olan CHP’nin kendisini solda tanımlaması, solun yükselen değer olduğu 1960’lı yıllardadır. Açıkça sol ve sosyalist bir parti kimliğini sahiplenen TİP’in (Türkiye İşçi Partisi) de meclise 15 milletvekili sokabildiği 1965 seçimleri öncesinde, yanılmıyorsam Trabzon’daki seçim konuşmasında İsmet İnönü “CHP ortanın solundadır” demiş ve otuz yıla yaklaşan tek parti iktidarı döneminde Nazım Hikmet türü solculara yaptıkları hiç de sempatiyle hatırlanmayan CHP “solcu” bir parti olmuştur.

AKP 2002’de yüzde 35’lik oy oranıyla iktidara geldiğinde “solcu” CHP’nin yüz kızartıcı muhalefetine rağmen yıllardır yapılamayan demokratikleşme reformlarını yaptı. Kendi tasarrufları olarak yapsalar gizli niyet okuyucular altında başka şeyler arayacaklardı (ki yine aradılar, hatta buldular!), bu yüzden AB uyum yükümlülüklerini bahane ederek, AB’ye devlet olarak söz verilmiş zamanında diyerek yaptılar. Bu reformlar sayesinde Aziz Nesin’in ateist ve özgürlükçü solcu oğlu Ali Nesin’in bile takdirini kazanıp bu takdiri kaldıramayan “düz solcu” arkadaşlarıyla kavga etmesine yol açtılar. Söylediğine göre kavganın basına yansımasından sonra Nesin Vakfı’na yaptıkları yardımı kesen insanlar olmuş. Telefonla çok hakaretler edilmiş kendisine. (“Düz solcu” nitelemesi şimdi, yazarken aklıma geldi. Türkiye ölçülerinde “düz solcu”, özgürlüklerden çok toplum mühendisliğine meraklı, kendini halkın değil devletin sol kolu gibi gören, Aydınlanma’ya kadar uzanan arkaik etkilerle solculuğun esasen din ve dindar karşıtlığı olduğunu zanneden solcuları anlatabilir belki. Solda geneli bunlar temsil ettiğinden, benim gibiler “özgürlükçü” sıfatına da ihtiyaç duyuyor kendini tanımlarken).

Bu yasal düzenlemeler ve ekonomi alanında yaptıklarıyla daha çok bir liberal parti tablosu çizen AKP’nin bir “secret agenda”sı olduğuna inananların sayısı bu yeni iktidar döneminde gittikçe azalacak. Ben hiç inanmadım zaten. Ulusalcı Doğu Perinçek ne kadar Marksist-Leninist ise, AKP de o kadar İslamcı işte! İlki yola ML ile çıkmış, ikincisi siyasal İslam ile. Çıktıkları değil vardıkları yere bakılmalı.

AKP’nin “gizli gündem”i yok, ama buna inanmaya ve inandırmaya ihtiyaç duyan kesimler var. Cumhuriyet kurulduğundan beri kimseyle paylaşmadıkları iktidarlarını Reşo’ların Memo’ların oğullarının kızlarının tehdidi altında gören seçkinler, şeriat öcüsünü sürekli gündemde tutarak kendilerine toplumsal destek arıyor. Bunu yazarken, hani bunların bir merkez yönetimi var, toplantılar yapıyorlar, orada böyle tezgâhlar planlıyorlar, öyle bir tehlike olmadığını bile bile şeriat tehlikesi uyduruyorlar falan demiyorum. Muhtemelen bu yaygaraları koparanlar ciddi ciddi korkuyorlar şeriat tehlikesinden. Öyle bir “merkez yönetimi” de yok ayrıca. Bu kesimler tek vücut hainde hareket ediyor değiller. Ama benzer çıkarlara yönelik ortak tehditler, ortak davranışı da getiriyor.

İnsan, karmaşık bir yaratık. Kendimizi haklı, yaptığımızı doğru görebilmek için bilinçsizce, farkında olmadan başvurduğumuz tonla psikolojik mekanizma var. (Bastırma, yansıtma, yön değiştirme, neden bulma, yüceltme, mantığa bürüme… diye öğretilir okullarda) Bunca yıldır benim, belki babamın da, hatta dedemin de küçümsediğimiz, burun kıvırdığımız, tepeden baktığımız halk çocukları artık hayatlarını “bizim” tarafa transfer olup köklerinden kurtulma, bizden biri olma amacına vakfetmek yerine kültürel aidiyetlerini reddetmeden yaşıyor, kendi dünyasından biriyle evleniyor, çocuklarını kendisi gibi büyütüyor, ama buna rağmen gözümüzün önünde kimi iş ve ticaret alanında kimi siyasette yüksele yüksele bizimle eşit konuma geliyor, hatta bizi aşıyorsa… Üstelik oylarına başvurmak zorunda olduğumuz halk daha önce kökleri kendilerinden olsa da bizim tarafa “iltica” etmiş siyasetçileri seçerken artık bunları seçiyorsa… Ben rahatsız olur, ama bu rahatsızlığımı “ben alışmışım el üstünde tutulmaya, ayrıcalıklı olmaya; Reşo, Memo soğan kokardı, onların çocukları kim oluyor da benimle aynı seviyede itibar görecekmiş” diye ifade etmezdim. Derdimin bu olduğunun farkında da olmazdım. Psikolojik mekanizmalarım devreye girer ve bu nevzuhur seçkinlerin ülkenin ve devletin varlığı ve birliği için ne büyük bir tehlike olduğunu bana nedenleriyle birlikte fısıldardı!

Bunu “kötü” oldukları için yapmazlar insanlar ya da toplumsal kesimler. Kendi çıkarını düşünmek ve korumaya çalışmak doğal bir tutum, hatta haktır. Bunu gayrimeşru yollarla yapmaktır hoş olmayan. Atıyorum, mesela bir yüksek bürokratsınız ve göreviniz gereği devletin silahları sizin elinizde. İkide bir bu silahları her an kullanabileceğinizi ima ederek çekişme içinde olduğunuz başka kesimlere gözdağı vermek hoş olmayan davranışlar sınıfına girer. Çünkü o silahlar babanızın malı değildir, en azından. Karşınızdakilerin de onlarda hakkı vardır.

Biz bazı şeyleri mücadelesini vermeden, bedelini ödemeden elde ettiğimiz için, bazı mücadeleyle elde ettiğimiz şeyleri de kurumsallaştırıp kalıcılaştıramadan darbelerle bir gecede yitirdiğimiz için, ne mücadele etmenin değerini biliyoruz ne de kazanımlarımızın asıl anlamını kavrayabiliyoruz. Demokrasi mesela, insanların, grupların, kesimlerin, sınıfların yüce gönüllülükle birbirlerine hak hukuk “ikram” ettiği statik bir şey değildir. Herkes meşruiyet çerçevesinde kendi hak ve çıkarlarını dayatır, ortaya çıkan dinamik denge durumu demokrasidir.
Dayatma derken yanlış anlaşılmak istemem. 80 senelik dolce vita’nın artık sonuna geldiğini, iktidarı 30 yıl önce annesinin evine temizliğe gelen gündelikçi kadının karısı başörtülü oğlu gillerle paylaşmak zorunda olduğunu kabullenemeyen seçkinleri de yok saymamak, dışlamamak ve ötekileştirmemek gerekir. Kastettiğim bir sivil hot zotçuluk değil.

Seçim sonuçlarıyla birlikte çok aşina olduğumuz şu “Türkiye İran olur mu?” meselesi yeniden konuşulmaya başlandı. Benim cevabım kısa: Hayır, olmaz. Çünkü 1979’da değiliz, çünkü bizde Şah yok ve çünkü bizde Şia da yok! Şaka bir yana, Türkiye’de çoğunlukta olan Sünniliktir ve üstelik Sünniliğin en ılımlı ve görece akılcı kolu olan Hanefiliktir. İran’da çoğunluk Şii. Şiilikte İslâm’ın “ruhuna” aykırı olarak bir ruhban sınıfı (Ayetullahlar) çıkmıştır tarihin bir yerinde. Üstelik, en azından 19. yüzyılda kendilerini “merci-i taklid” olarak nitelemeye başlamalarından beri, son derece politizedir bunlar. Her yıl kazancının beşte birini bunlara veren milyonlarca Şiinin de varlığını hesaba katın, anlayın nasıl bir güçle karşı karşıya olunduğunu. 1979’a gelindiğinde, ülkeyi çevresindeki çok küçük bir zümreyle birlikte kendilerinin özel çiftliği gibi yönetegelen Şah’a karşı biriken öfke taşma noktasındaydı. Biraz abartılı olacak bu örnek biliyorum ama o öfkeyi satanistler bile örgütleyip doğru yönlendirse satanist devrimi olurdu İran’da!

Türkiye’de iyi kötü işleyen hukuksal ve demokratik mekanizmalar var. Bir ülkede seçmenlerin yüzde 85’i (22 Temmuz 2007 seçimlerindeki oran) sandık başına gidiyorsa, halkın sistemden umudunu kesmediğinin ifadesidir bu. Kime oy verdiği önemli olmaksızın.

Benim gördüğüm, Türkiye’nin bir “İran olma” potansiyelinden çok, yapılabilecek bazı çılgınlıkların ardından bir Cezayir olmaya doğru sürüklenme potansiyeli taşıdığı.

Bendeniz etnik olarak Türk olmakla birlikte güneydoğuluyum. PKK’nın 1984’teki ilk eylemlerini hatırlıyorum. İlk yıllarda bölge halkının eylemlere nasıl baktığını da. PKK gibi kendi içinde bile despot ve zalim bir örgütün yıllar içerisinde ciddi bir kitle desteğine kavuşması Urfalı Abdullah’ın değil, halkın üzerine “devlet” diye Yeşil gibi yaratıkları salanların “başarısı”! Bu tırnak içi başarının altında imzası bulunan zihniyet son yıllarda da laikliği tehlikede görüp kurtarmaya karar verdi. Kaçalım bence! Marksizm gibi bizim buralarda pek de yansıması olmayan bir ideolojiden hareket eden, 1984’te açlıktan nefesi kokan sadece 200 (yazıyla iki yüz!) kişiyle gerilla eylemlerine başlayan, halkın dinsizler diye sevmediği PKK’yı bile desteklediği partiye halktan 1 milyon 933 bin (DEHAP, 2002 seçimleri) oy çıkarabilen bir harekete dönüştürenler, şimdi halkın derinliklerinde bin yıllık kökleri bulunan konulara el atıyor. Evet evet, kaçalım!
1992’de başlayan bir iç savaşta, kurtuluş savaşında kaybettiğinden daha fazla, neredeyse 200 bin insanını toprağa gömen Cezayir’in bize benzeyen ve benzemeyen yönleri var.

Tesadüf, orada da kurtuluştan sonra otuz yıllık bir tek parti yönetimi var. (Bizde 27 yıl.)
Zorlu ve kanlı bir gerilla savaşı ile Fransız sömürgecileri topraklarından kovan, ama aslında kendisi de halkının inanç ve değerlerine “Fransız” kalan, halkına hep tepeden bakan elitist bir ordusu var. Kendilerini ülkenin sahibi ve halkın amiri gibi görüyorlar. Cezayir’in bu yönden bizimle en ufak bir benzerliği yok!

Aralık 1991’de yapılan seçimlerden birinci parti olarak İslamî Selamet Cephesi’nin (FIS) çıkması üzerine darbe yapıp seçimleri geçersiz sayan ordu FIS’i yasakladı, liderlerini gözaltına alıp kaybetti, hâlâ haber yok adamlardan, barışçıl kitle gösterilerini kanlı bir şekilde, katliamlarla bastırdı. Bunların ardından patlak veren iç savaş on yıl sürdü. At izi it izine karıştı. Askerlerin İslamcıların kılığına girip katliam düzenledikleri birkaç olay belgelendi. Kan ve barut kokusu, kemik sesleri, kesik kafalar, propaganda, dezenformasyon… Cezayir on yıl dış haberler sayfalarından eksik olmadı.

Cezayir’de sadece radikal İslamcılar değil ordu içindeki “şahinler” de barış istemiyordu. Allah Türkiye’ye göstermesin, bize hiç benzemeyen bazı böyle geri kalmış ülkelerde askerler ayrıcalıklı bir konumda kalabilmek ve iç politikada söz sahibi olabilmek için gündemde hep bir tehdit, tehlike, gerilim olsun isterler zaten.

Türkiye’yi başka ülkelerin olumsuz deneyimleri aynasında gözden geçirdiğimde ben İran gibi, Afganistan gibi, Irak gibi olmaktan değil, Cezayir gibi olmaktan korkarım.

Yasal yolu benimsemiş bir hareketin önünü keserek insanların kafasında “Türkiye’de Müslümanlar seçilse de iktidara ortak edilmiyor” düşüncesini yerleştirmenin “vatana ihanet”in dik âlâsı olduğunu düşünüyorum. Kendi dar zümre çıkarlarından ötesini göremeyen bir miyopluk yüzünden ateşle oynamak olarak görüyorum. Seçimlerde böyle sonuçlar bunun için de güzel işte. Saysınlar, kaç kişilermiş ve kaç kişiyi daha gaza getirebilmişler?!

(Bana Müslüman-İslamcı ayrımından bahsetmeyiniz, ben bu ayrımı bilen azınlıktanım zaten. Bu ayrımı bilmeyen çoğunluğun algısından söz ediyorum. Kaldı ki İslamcı olsalar ne olur, oyunu kurallarına göre oynadıktan sonra!)

Mağduriyetler, adaletsizlikler biriktirirseniz, her şeyi bırakın tek başına magazin programlarının bile yaratabileceği inanç kaynaklı muhalefet enerjisinin barışçıl faaliyet olanaklarıyla sistem çerçevesinde boşaltılmasını yasaklarla engelleyerek din temalı silahlı bir harekete zemin yaratırsanız, İslamcı kahramanlar, idoller, ikonlar ortaya çıkmasının yolunu açarsanız, gün gelir PKK’yı da özlemle hatırlarsınız. Çünkü onlar Marksist değil Müslüman olacak. PKK’nın on yılda aldığı yolu iki yılda alacak.

Esnekliği olmayan, kırılır! Kendi içinde seçenek barındırmayan “tek doğrucu” rejimler vermek zorunda kaldıkları en küçük rejim tavizinde darmadağın olur. SSCB böyleydi. ABD’nin saldırısına uğrayıp bir kenetlenme vesilesi yakalamazsa İran’ın sonu da farklı olmayacak. (Yani aslında “Türkiye İran olur mu”dan daha güncel olan soru, “İran Türkiye olur mu”dur!)

Şu cumhuriyet tarihinde baskıyla, yasaklamayla neyi silebildik, yok edebildik? Kürtleri inkâr ederek gelinen nokta ortada. Seksen yıl önce yasaklanmış tarikatlar, 1968’den bugüne kırk yıldır kırk bin defa “kökü kazınan” örgütler hâlâ faaliyetlerine devam ediyor. Talep var ki, arz dimdik ayakta. Ama hep arzın “kökü kazınmaya” çalışıldı bizim ülkemizde. Bu da arzın kıymetini arttırdı. Devlet neyi halkın gözünde şeytanlaştırmaya çalıştıysa, efsaneleştirdi!

Sağlam bir hukuk devleti iskeletine kavuşmuş bir demokrasinin laikliğin de rejimin de en güçlü temelini oluşturacağına inanıyorum. AKP’nin yeni dönemde tekrar ele alıp devam etmesini umduğum reformlar, kendi mazideki hayallerini de ilelebet gömmeleri anlamına gelecek. Yıkılması kolay olan rejimler demokrasiler değil hot zot rejimleridir. Kürtlere Kürtlük, Alevilere Alevilik, başörtülülere başörtüsü tarifi yapılan rejimlerdir. İfade edilen her özgürlüğün ardından “ama” diye devam edildiği için “Amayasa” diye dalga geçilen anayasalarında haklardan çok ödevler tanımlanan rejimlerdir. “Saddam’a canımız feda” diye bağıranların ertesi gün “Amerika çok yaşa” demesini hatırlayın. O gün o insanların Saddam lehine slogan atmaktan başka şansı var mıydı? Öyle rejimler insanları ikiyüzlülüğe zorlar. Bizde de devlet, daha kurulurken, toplumun dışında ve üstünde bir şey olarak tasarlandı. Öyle de oldu gerçekten. İyi mi oldu peki?

Sistem içinde ifade ve temsil imkânı bulan kimse sistemin dışını özlemez. Bırakın halk onu seçiyorsa o da iktidardan nasibini alsın. Taç giyen baş akıllanır. Bir ülkenin yeraltından ve cemaat toplantılarından görünüşü başka, Ankara’daki iktidar tepelerinden görünüşü başkadır. Ülkenin yönetim katlarından bakınca görecekleri şu: Bu ülkede bir şeriat rejimi kurmak için nüfusun yarısının öldürülmesi gerekir. 84 senede cumhuriyetin biriktirdikleri onların -hâlâ varsa- dinsel rejim umudunu söndürmeye yetecektir. Dünya tarihi düzen değiştirmek için parlamenter yolu seçmiş nice liderler görmüştür, “müesses nizam”ın koridorlarında boyunun ölçüsünü alan. Atatürk cumhuriyeti Meclis-i Mebusan’da mı kurdu?

Reklamlar

2 comments on “Önümüzdeki Asıl Tehlike: Cezayir Olmak!

  1. Murat AYGEN
    13 Kasım 2009

    >Sen bunca düş-kırıklığından sonra hâlâ "bilim bilim de bilim bilim, en hakiki mürşit" dersen İran da olursun, Cezayir de.. Anımsatayım: İran I.M.O.’da dünya şampiyonluğunu yıllardır kimseciklere bırakmıyor. Bilim kayıt-dışı, yasa-dışı olduğu yıllarda ilerici idi! Nicoleas Tulp'ın o "Anatomi Dersi" tablosunda görünen kadavra muhtemelen mezarlıktan çalınmıştı. Zaman zaman gazetelerin, dergilerin ücrâ sayfalarında Nedim’in, Yahya Kemal’in şiirlerini okuyup büyülenerek İstanbul’u görmek tutkusu ile yollara düşen taşra delikanlılarının komik öyküleri anlatılır. Leon Fucault zamanındaki bilimi bulacağı ümidi ile Cambridge’e veya Şövalye Doğramacı’nın şatosu BiLKENT’e gidenlerin öykülerini yazan ise –ne hikmetse– çıkmıyor. Halbuki buralar mîzahçılar için hazine değerinde hammadde ambarlarıdır. "Bilimsel Bacanak Rektör", "Bilimsel Bacanak Onursal Ortak", "Bilimsel Bacanak (Büyük Usta Nesin’in 'Sarlimesper'i gibi) Nasıl Dışbakan Oldu", "Bilimsel Bacanak İ.S.K.İ Çukurunda", . . . yaz babam yaz, okuyanlar, izleyenler altlarına işesinler. Moliere’i meslek sahibi insanlarla (tabiplerle) alay etti diye "gerici" sayan bir Fransız mı va?

  2. Murat Aygen
    16 Eylül 2012

    Yazılmayı bekleyen pahlivan tefrikasına daha şimdiden bir fasıl eklendi: “Bilimsel Bacanak ERGENEKONCU”! Güzel insan rahmetlik Ercüment-i Danış toplantılarına da katılırmış.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Information

This entry was posted on 08 Ağustos 2007 by in başka yazılarım, derKi yazıları, politika.

Nüfus cüzdan sureti, ikâmetgâh ilmuhaberi, vesikalık fotoğraf

_________________
Mehmet Ördekçi,
Posta Kutusu: 25,
Sefaköy - İstanbul
_________________

İsteğim üzerine on yıllık hapisliğimin dokuz yılında her ay aksatmadan bana ücretsiz dergi gönderen Birikim'cilere sevgi ve saygılarımla...

Birikim Sayı: 271 / Kasım 2011

Geçen Ayın Birikimi

3-8 Wall Street'ten Huzur Sokağı'na: İşgal ve Direniş Günleri
Dilek Zaptçıoğlu

Kapak: SİLAH/LA MÜCADELE
9-10 Sunuş

11-17 Modern/Reel Sosyalizmin Elan Vital'i
Ömer Laçiner

18-23 Devrimci İlahiyat'ın Işığında Şiddet
Ahmet İnsel

24-26 Devrimci İlahiyat
Sergei Neçayev

27-38 Silahlı Mücadelelerin Ortaya Çıkışı, Yükselişi ve Bitişi Üzerine
Emin Alper

39-47 RAF: Yanlış yol, doğru rota
Kıvanç Koçak

48-58 Merih Cemal Taymaz ile Söyleşi: Türkiye'de Sol ve Silahlı Mücadele Bir Muhasebe

59-62 Arjantin'de Silahlı Mücadelenin Yenilgi ve Muhasebe Deneyimi
Aykan Sever

63-69 Laurence McKeown'la IRA ve İrlanda'da Barış Süreci Üzerine: "Duygusal Olmamayı Başarabilmek..."

Nasıl Bir Sol?
70-81 Tanınma Siyasetleri ve Sol
Ferdan Ergut

"Kürt Sorunu"
82-88 Dağ Kavminden Sokak Halkına Kürtler: Ev, Sokak ve Hapishane Arasında
Derviş Aydın Akkoç

Arap Baharı ve Suriye
89-96 Suriye'de Halk Ayaklanması, Siyaset ve Toplum
Seda Altuğ

In memoriam

"Elindeki tek alet çekiç olana bütün sorunlar çivi gibi görünür"müş (Abraham H. Maslow); peki elindeki tek alet silah olana?

Murat Ördekçi
(14 Ocak 1972-19 Aralık 2000)


MURAT’IN ANISI NEKROFİLLERİN* MALI DEĞİL!

(Kasım 2006'da açtığım ilk blogumun ilk yazısı)

Ceset Ticareti Anonim Zihniyeti'nin çeşitli internet sitelerinde kardeşim Mahmut Murat Ördekçi hakkında yazdıklarını ciddiye almayınız. Kötü bir niyetleri yok! İnsanları ölmeye (ve öldürmeye) davet eden her fanatizmin daha önce bu daveti kabul etmiş ölüleri mitleştirmeye ihtiyacı vardır.

Yedi yıldır cezaevinde olan Murat, kitap sayfalarında durduğu gibi durmayan devrim serabının hakikî ve somut duvarına çarpmıştı ve öldüğünde devrimci bile değildi. Bunu bile bile, şimdi onun cesedinden psikopat bir heykel yontmaya çalışıyorlar. Yıllarca koğuşta "misafir ağırlama sorumlusu" adı altında garsonluk yaptırdıkları kardeşim meğer "büyük komutan Murat yoldaş"mış! O kadar "proleter"miş ki bu Murat yoldaş, "yol yapım işlerinden şoförlüğe, çelik-pres işçiliğine kadar pek çok işte" çalışmış, bizden gizli! Oysa biz benimle birlikte eniştemizin elektrik malzemeleri üreten atölyesinde ve bir de Nişantaşı'ndaki Motta Pastanesi'nde çalıştığını biliyorduk. Sonradan içeride başına yönetici olan yiğitler şubede bülbül kesilip adını verdiği için 21'inde kaçak, 22'sinden itibaren mahpustu zaten; 18'ine kadar da öğrenciydi...

Örgüt yöneticilerinden ve kaşar yoldaşlardan tiksindiği, içindeki insan sevgisini ancak hep yeni gelen gençlerle ahbaplık ederek koruyabildiği o koğuşta sık sık içine çöreklenen karamsarlığı kovsun diye kaç mektup dolusu dil döktüğümü unuttuğum kardeşim, meğer 7 gün 24 saat devrimi ve partisini düşünen bir otomatmış! Ölürken bile yoldaşlarını soruyormuş. Oysa bana insandan çok hayvan görebileceği ıssız bir çiftlikte yaşamayı hayal ettiğini yazarken, insan diye koğuşundakilere göndermede bulunuyordu. Bana ve anneme yazdığı bütün mektuplar duruyor, gerekirse burada kendi el yazısıyla, fotoğraf formatında yayınlarım.

Murat'ı yaşama bağlayan, ölümünden iki yıl önce, kendi adını taşıyan yeğeninin dünyaya gelmesi oldu. Başta annesi ve yeğeni olmak üzere, ailesi dışında kimseyi düşünmezdi. Bunu onlar benden daha iyi biliyorlar aslında ama devrim için her şey mübah; adam ölmüş, parlatıp kullanmak lazım! Devrimci menkıbe yazarı, fedakâr "muhalif koyunlar" yetiştirmek için yazdığından, Murat'ı okuyucuya ideal bir "serdengeçti" olarak gösterme gayretiyle uçtukça uçmuş! Bu boku ben yemedim mi zamanında, yedim. Bile bile yalan söylemedim, ama bana iki laf söylendiyse ölmüş biri hakkında, kuşku duymadan, sorgulamadan o iki lafı süslü on iki laf yapıp yazdım. Şimdi buraya bu notu yazıyor olmam da "insan talihinin zalim imkânları"ndan (Tanpınar) olmalı.

Murat'ın devrimci olmadığını vurgulamak, arabesk bir masumiyet propagandası olarak anlaşılabilecek bir şey olduğu gibi, onun katillerinin dört duvar arasındaki silahsız bir insanı tarayarak öldürmeye sanki o insan devrimciyse hakları varmış anlamına gelebileceği için, "politik doğruculuk" açısından, bundan söz etmek istemiyordum. Ama normalde benzerlerini anlatılan benim kardeşim olduğu halde -rastladıkça- başlıklarına bakıp okumadan geçtiğim bir yazıyı okuyup kardeşimi orada tanınmaz halde görünce kendimi tutamadım; pişman değilim. Murat'ın anısı onların yeni Murat'lar tavlayabilmek için tepe tepe kullanabilecekleri "malları" değil!

Blogumda onunla ilgili sayfalar arttıkça, Murat'ın bir afiş değil, tıpkı devletin ve devrimcilerin katlettiği diğer on binlerce insan gibi, birilerinin oğlu ve kardeşi, ve de toprak altında yatan genç bir ölü olduğu görülecek. Ama önceliğimin oğullarının ölümünden sonra artık çok daha yaşlı insanlar olan annemin ve babamın hoşuna gidecek, onların gözünü dolduracak (gözüne görünecek anlamında) şeylerde olduğunu belirteyim hemen. Okuması kıt bu insanlar için Murat hakkında yazılan hangi saçmalığın onun hangi mektubuyla ya da görüş yerinde başbaşa kalabildikleri nadir zamanlarda söylediği hangi sözlerle çürütülebildiğinin bir önemi yok. Ve ayrıca zaten bu blogun konuları ve hedef kitlesi arasında, 21. yüzyılın sadece asayiş tarihinde sadece kanlı bir dipnot olmaya yazgılı "Türkiye devrimci hareketi" de bulunmuyor. Polemik meraklıları bu notla yetinip bir daha bu bloga uğramayabilirler...

*Nekrofili, ölü sevicilik demek. Ölülere tecavüz eden insan görünümlü yaratıkların sapkınlığı. Ama ben Erich Fromm'un psikiyatrist gözüyle totaliter fanatik ideolojilere bakarken kullandığı anlamıyla kullanıyorum. Yazdıklarımdan da görülebileceği gibi, onlar da ölmüşlere başka anlamda bayılıyorlar.

%d blogcu bunu beğendi: